Ülke Yazıları    Anadolu Yazıları    Editör Yazıları    Köşe Yazıları    Modern Batının İlkel Tarihi    Seyahat Fotoğrafları    Nostaljik Kartpostallar    İlginç Seyahat Notları    Dünyadan İlginç Siteler    Şiirler    Fıkralar    Dünyadan İlginç Kanunlar    İlginç Bilgiler    Basit Çince    Göz Yanılmaları    Seyahat Tavsiyeleri    Seyahat Listesi    Havayolu Şirketleri    Uçuş Kodları    Milli Marşlar    Download    Üyelik    Forum    Toplist    Tüm Üyelerimiz    Misafir Defteri    Webmaster Özel    Havayolu Mil Programları
Seyyahamca Video | Seyyahamca Muzik | Video & Muzik & Forum
Üye Girişi:
                                   Yeni Üye Kaydı
Anasayfa Yazılar Fotoğraflar Eğlence Tavsiyeler Üye İşlemleri SeyyahForum
Kullanıcı Adı: Şifre: E-Posta:
KÖŞE YAZILARI

My Name İs Fatma



Memleketim memleketim memleketim
Ne kasketim kaldı senin ora işi,
Ne yollarını taşımış ayakkabım,
Son mintanım da sırtımda paralandı çoktan,
Şile bezindendi.
Sen şimdi saçımın akında
İnfarktında yüreğimin,
Alnımın çizgilerindesin memleketim
memleketim
memleketim

Sonbahar yaklaştıkça, yağmurlar başlamadan bir memleket gezisi yapsam düşüncesi atsineği gibi kovalıyordu beni. İşler yoğun, pat diye herşeyi yarıda bırakıp gitsem, seyahatin tadını çıkaramam, gönül rahatlığıyla sorumluluk yükleyebileceğim birini de bulamıyorum bir türlü, ne yapmalı diye düşünürken çözüm kendiliğinden geldi. Ekonomik kriz nedeniyle ödeme planını gözden geçiren müşterimiz, işini askıya alabileceğimizi bildirince, “Tatil” bayrağını çekip yol çantamı hazırlamak için eve koştum.
Son memleket gezimin üzerinden uzunca bir zaman geçmişti ve pek çok şey değişmiş olmalıydı bu süre içerisinde. Araçlar…yollar…insanlar ve daha pek çok şey. Kısıtlı zamanı olabildiğince verimli kullanmak için yolculuğumu bilinçli hale getirmeliydim. Neyin ne ölçüde değişmiş olabileceğini tasarlamaya çalışıyordum bu yüzden ve ulaşım, kafamı kurcalayan ilk sorunsal olmuştu.
Bilmem bu düşünceme katılır mısınız? Yurt içi gezilerinde tren en ideal seyahat aracıdır bence. Tren ama, öyle ekspresi, mavisi vs. türünden hızlı gidenleri değil, ağaç görse, selamlamak için bir süre duran cinsten olanları, yani posta trenleri, memleket gezileri için en uygun seyahat araçlarıdır diye düşünürüm. Neden mi? Posta treniyle yolculuk, insan belleğindeki bir yerden bir yere ulaşmak anlamındaki yolculuk tanımını altüst eder de ondan. Bu trenlerin içinde gözlenen insan ilişkileri, yaşamın kesintiye uğramadığı, doğal akışını ve canlılığını koruduğu duygusu verir insana. Bu insani görüntüler, seyyaha izlenim zenginliği katar, ‘ulaşım’ için ayırdığı zamandan tasarruf ettiği duygusuna kaptırır ve keyiflendirir onu. Dura kalka, aksıra tıksıra, ağır aksak yol alırken, seyyahların, bir sağdaki, bir soldaki pencerelere koşarak görüntü kovalayıp, “şuralarda inip bir turlasa mıydım acaba?” tarzındaki dürtülerini de yarı yarıya azaltır bu trenler.
Beklenmedik bir yerde tekerleklerini gıcırdatarak yavaşlar ve ansızın durur. Minyatür bir istasyon göreceğinizi umarak dışarıya göz gezdirirsiniz. Yabanıl bitkilerin gelişigüzel serpildiği dümdüz bir ova, uzaklarda tek tük ağaçlar ve cami minarelerinin görünür kıldığı, kümelenmiş ev yığınlarıyla köyler ilişir gözünüze sadece, çevrede istasyona benzer hiç bir görüntü yoktur. “Öyleyse, karşıdan gelecek treni beklemek için durdu” diye düşünürsünüz hemen ardından ama kulağınıza gelen sesler bu düşüncenizi bozar.
“İmdat firenini mi çekmiş, vay dürzü!”
“Dimek tez ulaşmak isterimiş köyüne, netsin yavrucak.”
“Er imiş, izine çıkmış, ele mi? Hani şu, gelip bizden cığara isteyeni mi deyon? O mu çekimiş?”
“He ya, o, koşup gideriken ardından baktım, o idi. Bizim köyün önünden geçip gidecek bu düldül deyip durduydu zate de ben annamadımdı.”
“Vay anaa, bu böle her köyde durup kalkacağısa biz yandık.”
“Yanmışımışlar, bak hele, varsın anası bikaç saat fazla koklasın eskerini dimezsiniz, bebesi felan da varıdır oğlanın belkim, belkim yavuklusu..kimbilsin..”
Siz, safari yeleğiniz, sırt çantanız, kotunuz, sandaletinizle, aralarında ayrık otu gibi oturup onları izliyorsunuzdur. Yaşamlarının doğal akışını bozacak ölçüde rahatsız olmazlar sizden. Dahası, kimi durumlarda kaynaşır, söyleşilerine, devinimlerine dahil bile olabilirsiniz. Memleketim insanlarının tarihsel bilinçaltı güçlü bir şekilde “Yaban” geleneğiyle yüklüdür. Her dönemde değişik yakıştırmalar yaptıkları, kendilerince bir anlam yükledikleri bu “yaban”la ilişkileri, aslına bakılırsa inanılması zor ölçülerde akılcı ve isabetlidir de üstelik. Sosyo-politik hareketliliği çok yoğun yaşayan şu ülkenin, sık sık seyahate çıkan bir gezgini olarak bendeniz, her dönem değişim gösteren bu “yaban” algılayışının doğrudan muhatabı olmuş ve ilginç gözlemler edinmiş bulunuyorum. Öyle ki, Türkiye’nin değişim sosyolojisi konusunda araştırma yapacaklara rahatlıkla şunu önerebilirim. Çalışmalarınıza sosyo-psikolojiyi katın ve süreç içerisinde halkın “yaban” a yaklaşımını inceleyin. İlginç sonuçlar edinecek ve yaşamın kendi gerçekliğinde, istatistik verilerin yetişemediği ölçüde hızlı bir değişimin varolduğunu tesbit edeceksiniz.
………
Buralara kadar, keyifli sıçramalarla sözden söze atlayarak konuşuyor olmam sizi yanıltmasın, son yaptığım gezinin yarattığı ruh kırıklığını bir ölçü de de olsa yenebilmek için gevezelik ediyorum aslında. Belki de, eski seyahatlerimden edindiğim tatları anımsama çabasıyla sözü uzatıyorum. Diyeceğim şu, geçmiş yolculuklar, memleket gezileri yani, çok keyifliydi. Bizler gibi metropol kent vurgunları için, ölmüş sandığımız ama ansızın ortaya çıkıp buradayım diyen bir ananın kucağına sığınmak gibi bir şeydi. Söz aramızda, memleketin ‘yaban’ları olarak çok ilgi görüyorduk doğrusu. Ailenin, umut vadettiği için varını yoğunu tüketmesine icazet verdiği büyük erkek çocuğu gibi şımartılmıştık. Genç yaşımıza bakmadan bilgeliğe soyunmuştuk bu yüzden, yaşamlara yön veriyor, insanların geleceğe dair tasarımlarını biz oluşturuyorduk. Memleket gezileri yapmaktan duyduğum keyfin, bu duygulanımlar sonucu oluştuğunu, doğrusu şu son seyahatimden önce asla düşünemezdim.
Ege içlerine, oradan da orta Anadolu’ya doğru gitmeyi tasarlıyordum. Bana esin vererek, “Ekmek” isimli ilk öykü kitabımın ortaya çıkmasını sağlayan, bir süre birlikte yaşadığım insanların bulunduğu kasabaya gitme arzusuyla yanıp tutuşuyordum. Öyküler sonlanmamış anlatılardır bir bakıma, anlatı sonrası gelişen yaşam süreçlerini merak ediyordum insanların. Kasabanın yıllar öncesinden belleğime yerleşen görüntüsünü zihnimde yeniden canlandırıyor, nelerin değişmiş olabileceğini hayal etmeye çabalıyordum. Yol üzerindeki yakın çevre ilçeler, kentler, köyler beni bekliyordu. Hemen her yaz tasarladığım ama bir türlü gerçekleştiremeden yılları tükettiğim bu gezi bu kez kesinlikle yapılacaktı, kararlıydım.
Taşıyabileceğim kadar kitap doldurdum çantama, insanlar kendilerinin veya en azından tanıdıkları birinin yaşamını anlatan bir kitap edinmekten hoşlanacaklardı. Nostaljik bir duyguya kapılıp trenle yolculuk etmeye karar vermiştim ama değişimin etkisi daha ilk adımda, seyahat aracından başlayarak kendisini gösterdi. Zaman konusunda son derece toleranslı davrandığım halde, demiryolu taşımacılığına gösterilen üvey evlat politikası sonucu, yıllar öncesinin anılarda kalan zaman süresini bile kesinleştiremiyeceğimi anlayınca vazgeçtim tren yolculuğundan. Hiç hoşlanmıyordum ama çaresiz, otobüs garajının yolunu tuttum. “En azından daha fazla iniş binişli, zigzaglı bir yolculuk olanağı sağlar bana otobüs yolculuğu” diye düşünüp teselli etmeye çalıştım kendimi.
……..
Hangi güçlü duygunun beni, “Şurada durdurabilir misiniz otobüsü, inecek var.” demeye yönelttiğini şimdi net olarak anımsayamıyorum. Belki, tren yerine otobüs yolculuğuna zorlanmış oluşumun rahatsız edici duygusunu, aracı istediğim yerde durdurabilirim şeklinde bir duyguyla gidermek istemişimdir. Sonuçta uzaktan bakıldığında pek öyle heyecan verici, “aman burayı görmeden geçip gitmeyeyim.” tarzında düşünceler oluşturabilecek bir görüntü değildi bakışlarıma takılan görüntü. Öylesine, köy, kasaba arası herhangi bir yerleşim yeriydi gördüğüm. Ama derler ya hani, şeytan dürttü falan, işte öyle ansızın dürtülmüş gibi, “İnecek var” dedim ve asfalt yolun ortasında buldum kendimi.
Hava sıcak, anayoldan köye doğru uzanan toprak yolda, işe yarar gölgeliği olan herhangi bir ağaç gözüme çarpmıyor. Bodur meşelikler, ablak suratlarını yola çevirmiş ayçiçekleri, yabani otların arasında yürüyerek köye ulaşmaya çabalıyorum. Şapkam beni güneşten koruyor, şikayetim yok. Yolun iki yanında, gözalabildiğine uzanan tarlaların üzerinde iyice boyatmış buğday başakları, iri gövdeleriyle mısır koçanları. Esintiyle birlikte sarı bir denizin dalgaları gibi sanki üzerime doğru geliyorlar. Akşamki yağmurdan artakalmış nemli toprak kokusunu, çiğleri yeni kurumuş her türden çiçek yaprak kokularını içime çekerek büyük bir keyifle yürüyorum. Tek korkum ansızın karşıma çıkabilecek başıboş bir köpek, neyse ki korktuğum başıma gelmeden köye iyice yaklaşıyorum.
Yaklaştıkça hayranlığımı arttıran bir görüntü var karşımda. Ne kadar isabetli bir iniş yapmışım diyorum kendi kendime. Yol kenarındaki taşlardan birinin üzerine oturup hem biraz soluklanmak hem de fotoğraf makinamı çıkarıp bir iki resmini çekmek istiyorum köy girişinin.
Yakınımda, yönü köye doğru çevrili ok şeklinde bir tabela var. Eğilip bakıyorum, üzerinde “The Old Village” yazıyor. Bu tip turistik amaçla yapılmış tabelaların üzerindeki ingilizce yazıların altında Türkçe açıklamaları da olur genelde, uzaktan seçememiş olabilirim, ayağa kalkıp yanına gidiyorum tabelanın, yeniden okuyorum. “The Old Village” başka herhangi bir yazı yok.
“Şaşırma, Türkiye’desin!” diyorum kendi kendime, sakinleşmeye, gezi keyfimi kaçıracak tarzdaki düşünceleri kafamdan kovalamaya çabalıyorum. “Eski köy” demek...görüntü o kadar güzel ki resmini çekmeden olmayacak. Minyatür bir vadi, ortasından kavisli ince bir yol uzanıyor. Tepelere doğru dar basamaklar şeklinde oyulmuş taş kümelerinin arasına tek katlı evler yerleştirilmiş, taşların içine kazılmış demek daha doğru sanki ama iyice yaklaşmadan tanımlamak olanaksız. Bir iki fotoğrafını çekip, yürümeye devam ediyorum. İyice yaklaştığım zaman farkedebiliyorum ancak, taş evlerin içi boş, insansız bunlar. Başımı kaldırınca görüyorum, kerpiç evler tepelere serpiştirilmiş, köyün asıl yaşam alanı oraları olmalı. Demek, burası bir nevi Sit alanı gibi, otantik özelliği korunarak turistlere sergileniyor. Bu düşünceyle birlikte tabelanın üzerindeki yazı aklıma geliyor ve öfkeleniyorum. Neden sadece ingilizce yazılmış? Turist, gezgin her neyse bu tanım sadece yabancıları mı kapsıyor?
…..diye düşünürken, izlendiğimi farkediyorum. Tepelerden, biri bana bakıyor, bir kadın galiba, pek seçemiyorum ama uçları rüzgarda sallanan bir örtü var başında, öyleyse bu bir kadın. Eliyle işaret ediyor, sesleniyor da bir yandan. Ne dediğini duyamıyorum, yanıtlayamıyorum bu yüzden onu. Gösterdiği yoldan yukarı, tepeye doğru tırmanıyorum ağır adımlarla. Arada bir durup geriye, aşağıya doğru bakınca herşeye rağmen bastıran güzellik duygularıyla serhoş gibi oluyorum. Binbir gece masallarının mekan görüntüsünü oluşturan bir tiyatro dekoru sanki izlediğim. “memleketim ne kadar güzel” diye geçiriyorum içimden, silinip gidiyor belleğimdeki ingilizce tabela, iyimser duygular yükleniyorum.
Tepeye bir iki adım kaldı, kadının, kıyısında durduğu yol köyün asıl giriş yolu olmalı, demek yanlışlık yapıp alt yoldan girmişim. İyice yaklaşıyorum, ben, “merhaba mı desem…selamünaleyküm mü desem…selaam mı desem” diye düşünürken yeniden sesleniyor kadın, “ Come here madam, welcome, welcome..” İşitme sorunum yok ama gene de yanlış duymuş olabilirim diye düşünerek dikkatle yüzüne bakıyorum. Kınalı saçlarının üzerini gelişigüzel örten, çevresi mavi oyalı beyaz yemenisinin altında yaşlı bir yüz bu gördüğüm. Dişleri az ağzını iyice germiş, pörsümüş yanaklarını titreten bir sırıtışla geveliyor sözcüklerini.
“Welcome madam, my name is Fatma.”
“…?…” girişteki tahta tabela küt diye kafama indirilmiş gibi oluyor, sendeliyorum.
“ I am a master weaver of Kilims”
“???????”
Cinlerim başıma çıkıyor, kendimi tutmasam küfredebilirim, öylesine öfkeleniyorum ve ilk kez sayılabilir, bir insana karşı sevimsiz sayılabilecek duygular oluşuyor içimde. Hissediyorum, Türkçemde, kendi dilimde bir yanıt verdiğim anda olayın tüm büyüsü bozulacak çünkü. Tepelerden el kol işaretleriyle yapılan çağrılar, yol göstermeler, candan, neredeyse kucaklamak istermiş gibi yapılan karşılama fasılları, dökülen diller, yanlış yöne fırlatılmış ok gibi dönüp sahibini vuracak. Şu sırıtan yüzün yerini bir anda şaşkınlık ve hemen ardından pişmanlık daha sonra da koyu bir ilgisizlik ve soğukluk ifadesi alacak, eminim, her nedense kuvvetle hissediyorum bunu, öyleyse ne yapmalıyım? Şaşkınlıktan etrafa bakmayı unutmuşum, birkaç meraklı daha geliyor bulunduğumuz yere doğru, ben daha ne yapacağıma karar veremeden yaklaşıyorlar.
“My name is Sultan.” diyor genç biri, onsekiz yirmi yaşlarında güzel bir kız, çevresi siyah oyalarla süslü al bir yemeni var başında, gülümserken yanaklarında gamzeler oluşuyor. “My name is Hatice.” diyor yanında duran öteki, orta yaşlarda, iri tatar yüzlü, gözleri çekik, cildi esmer belki de güneş yanığı. “I am a manager.” diye ekliyor. “Welcome madam. Our village’s name is…”
“Vay canına” diye geçiriyorum içimden, “ben görmeyeli ‘yaban’lık yer değiştirmiş. Herşey aklıma gelirdi de, kendi memleketimde kendi halkımı ‘yaban’ hissedeceğim aklıma gelmezdi. Üç beş sene içinde neler olup bitmiş…”
Ansızın karar veriyorum, merak duygum ağır basıyor, “Oyunu bozmamalıyım… madam olalım bir süre için, tamam, bakalım daha neler gözleyeceğiz.” İngilizce yanıtlar yetiştirerek yürüyorum yanlarında, bir okuldan bahsediyorlar, bir sergiden bahsediyorlar, çat pat ingilizceleriyle bir şeyler anlatmaya çabalıyorlar ama en çok telaffuz ettikleri sözcük, dolar ve kilim sözcüğü, bu ikisini dillerinden düşürmüyorlar. “Bunlar bana dokudukları kilimleri satmaya çabalıyorlar galiba” diye geçiriyorum içimden saf saf.
“Look madam, this is our kilim’s school!”
“Kilim okulu mu? Nasıl yani…” son anda elimi ağzıma kapatarak tutuyorum dilimin ucuna gelen Türkçe sözcükleri. “good, good” diye kestirip atıyorum, onca sözün boğazımda dizilmesine aldırmadan. Hatice’nin eliyle işaret ettiği yere bakıyorum. İki katlı kerpiç köy evlerinden biri, yıkanmış da kurutulmak için asılmış izlenimi veren kilimler terastan aşağı sarkıtılmış.
İçeri giriyoruz, alt kat kullanılmıyor gibi, köşede, düzgün sıralar halinde üst üste yerleştirilmiş tezek kalıpları. Duvara yaslanmış bir iki çalı süpürgesi, ortalığa gelişigüzel atılmış elekler, içleri hububat dolu geniş, yuvarlak kaplar, ayaklarımızın altından sağa sola kaçışan, alaca karanlıkta tavuk mu ördek mi pek seçemeyip, çıkardıkları seslere göre anlamaya çalıştığım hayvanlar… Tahta bir merdiven var ortada, oraya doğru yöneliyoruz, üst kata çıkacağız.
Önüme geçip benden önce giriyor odaya Fatma kadın.
“Madam geldi gız, toparlanıverin hele.” diye sesleniyor içeriye doğru.
Görüntü bozulmadan yakalamam gerektiğini düşünüp, boşluk bırakmadan dalıyorum arkasından.
Tahta dokuma tezgahları, geniş odanın ilkönce göze çarpan, en belirgin görüntüleri. Arka bahçeye bakan kanatları açık pencerenin önüne yanyana dizilmişler. Bitmeye yakın ya da yarılanmış dokumaların arkasındakiler, iplerden ellerini çekmiş, bizi izliyorlar. Böyle ortamlara girdiğimde, “Hoşgelmişsin, buyur otur.” denirdi önceleri, zaman değişmiş, buradakilerde hiç ses soluk yok. Tam karamsar düşüncelere kapılıp gideceğim sırada aklıma geliyor, “Yahu bunlar tarzanca da olsa hiç ingilizce bilmiyorlardır, madama da tutup hoşgelmişsin diyemezler öyle ya.”diye geçiriyorum içimden, rahatlıyorum biraz. Karşıya bakarken ayağımın dibindekileri görmemişim, asıl görüntü burnumun dibindeymiş meğer. İki kadın var yerde, alacalı halının üzerine bağdaş kurup oturmuşlar, omuzları birbirine değecek ölçüde eğilmişler öne doğru, bakıyorlar. Küçük, dört köşe bir tahta zeminin üzerinde Lap top bilgisayar var, kadınlar ekranı izliyor. Merak bu işte, görmesem ya, görüyorum, kocaman renkli bir spot ekranın üzerindeki. “e-Commerce School of…”
Bakışlarımın altındaki görüntüler netleşiyor, odanın içinde, sağda solda, parlak kuşe kağıda basılmış renkli broşürler, ortalığa rastgele yayılmış, birkaç tanesi çocukların elinde. “Gallery….”, “Contact us with questions…”, “…..cataloque”
Gözümün önünde işlemeli mendiller, yazmalar uçuşuyor, hırkalar, çeşitli boylarda halılar, gözalıcı renkleriyle kilimler uçuşuyor, pekmez, reçel dolu kavanozlar… tümü birden uçuşarak pencerelerden çıkıp, uzaklara, dünyanın neredeyse öteki ucuna doğru yol alıyorlar. Fatma’ların, Hatice’lerin, Sultan’ların el emekleri, göz nurları, türkü konuları, sevda duyguları, herşeyleri ama herşeyleri, birbiri ardısıra ellerinden, yüreklerinden çıkarak Gallery’lere yerleşmek üzere uçup gidiyorlar. Broşürlerde mi görüyorum, yüzlerde mi görüyorum, seslerden sözlerden mi anlıyorum tüm bunları bilmiyorum. Ama karmakarışık duygularla şu köy odasının ortasında dikilip dururken Nazım’ın “Memleketim” şiiri aklıma geliyor her nedense.
Memleketim memleketim memleketim
Ne kasketim kaldı senin ora işi,
Ne yollarını taşımış ayakkabım,
Son mintanım da sırtımda paralandı çoktan,
Şile bezindendi.
Sen şimdi saçımın akında
İnfarktında yüreğimin,
Alnımın çizgilerindesin memleketim
memleketim
memleketim
Bir Amerikalı madamı oynuyorum şu anda, oynamak zorunluluğunu yaşıyorum daha doğrusu, “memleketim” şiirini türkçemle dillendiremem bu yüzden, içimden söylerim ve düşünürüm ardından. “Ey koca şair, kurgulayabilir miydin gün gelip memleketin orta yerinde taşıyacağımızı, şu sendeki hasret duygusunun benzerini? Sanatçı sezginin gücü buna yeter miydi? Ne Fatma’larımız kaldı bizim bura işi, ne Sultan’larımız, ne Hatice’lerimiz…”
Son tabelamız da kafamızda parçalandı,
Güzel Türkçe’mizdendi.

14 eylül 2002

[I][/I][I][/I][RED][/RED]

Bookmark and Share

Yazan: Fulya Gürses - Tarih: 17.09.2002 - Yorumlar: (0) - Okunma: 3344

BU YAZIYA YAPILAN YORUMLAR

BU YAZIYA HENÜZ YORUM YAPILMAMIŞ, İLK YORUMU YAPAN SİZ OLUN!

 
EN ÇOK OKUNAN KÖŞE YAZILARI
1-) Hint Masallarından (12677 Kere)
2-) İzmir'in Az Bilinen Yönü (11139 Kere)
3-) Mavi Dünyaya Yolculuk (10500 Kere)
4-) Troya (10170 Kere)
5-) Dünyadaki En Büyük Satıcı (7864 Kere)
6-) Yaşama Sevinci (7784 Kere)
7-) Buyur Ağam… (6910 Kere)
8-) Hindistan Gezginleri Üzerine (6423 Kere)
9-) Eski Mahalle Bir Geçmiş Zaman Yolculuğu (5611 Kere)
10-) Ailesinde Seyyah Olan El Kaldırsın. (4816 Kere)

D O W N L O A D
  Seçme MP3'ler
360° İstanbul      

Mail: ali@baylar.com
Seyyahamca.com sitesi 11 Eylul 2000 tarihinden beri sizlerle...

Bu site bir    iştirakidir.