Bir Bu Eksikti…

Hayatımda birçok sürpriz yaşamışımdır… Ama en ilginçlerinden birini Çin’de yaşadım diyebilirim…

Bir akşam Wenzhou şehrinde arkadaşlarımla yemekteydim. Halk tipi bir restorandı bulunduğumuz lokanta.. Normalde Çin’de lokantalarda ayrı ayrı odacıklar vardır, özel toplantısı olanlar oralarda yerler yemeklerini…

Biz sohbetin keyfini çıkartıyorken, giyimi düzgün bir bayan utana sıkıla yanımıza geldi…Arkadaşlardan özür diledi ve bana dönerek yarım yamalak ingilizcesi ile bize ingilizce öğretir misiniz? diye sordu!

İyi ama ben bir işadamıyım ve bu şehirde yaşamıyorum, vaktim müsait olsa bunu seve seve yapardım diye cevapladım nazikce.

Kadın telefonunu bıraktı ve olumlu bir niyetim olduğunda beklediğini söyledi. Wenzhou şehrinin en büyük hastanelerinden birinde doktorluk yapıyormuş ve pratik ingilizce konusunda hastane doktorlarına özel ders verecek PRATİSYEN! yani BEN gibi birini arıyorlarmış hahahaha

Kendilerine teşekkür ettim, hayatımda bir tek bu teklifi almamıştım onu da aldım ya artık gam yemem diyorum :)))

4.12.2006

Sosyal Medyada Paylaş
Share on Facebook
Facebook
Pin on Pinterest
Pinterest
Tweet about this on Twitter
Twitter
Share on LinkedIn
Linkedin

Uçak Dediğin…

Wenzhou ve Ningbo şehirleri arası eskiden yol çok kötü olduğu için 4-5 saat sürüyor ve ulaştığınızda zaten harap bir hale gelmiş oluyordunuz.

O sıralarda cankurtaran niyetine uçaklara binebilirdiniz. Ama gelen uçak pır pır uçaklardan… Uçağa bindiğinizde ağır bir koku, sanki sizden önce koyunları taşımışlar dersiniz :))

Birkaç kez bu uçaklarla uçma şerefine nail olduk biz de…

Sonradan kaldırdılar bu güzelim uçakları seferden.. Ne de üzülmüşümdür!!!

9.06.2003

Sosyal Medyada Paylaş
Share on Facebook
Facebook
Pin on Pinterest
Pinterest
Tweet about this on Twitter
Twitter
Share on LinkedIn
Linkedin

Tarkan

Ben Turkiye`yi seven ve ulkemin adinin dunyada duyulmasindan gurur duyan bir insanim. Gittigim bircok ulkede ulkemiz genellikle CAMEL sigaranin uzerindeki Turk ve Amerikan tutunlerinden imal edilmistir ibaresinden ve sigara paketindeki o arka yuzdeki deve ve arap sehri havasinda taniniyor. Yani bir yabanci icin bazen Turkiye develer ve arap sehri demek. Camel sigarasini kutlamak mi lazim yoksa yuhalamak mi bilemiyorum.
Genelde bir yabanci icin Turkiye ya MIDNIGHT EXPRESS filmindeki bir ulke, ya da arap sehri goruntusunde.Imajimizin maalesef degistirilmesi cok zaman alacaga benziyor.
Ulkemizin tanitilmasi adina yeni yeni birseyler yapilmaya baslandi. Devlet olarak bazi dergilere yurtdisinda reklamlar verilmesi gogsumuzu kabartiyor.Ama herkes o dergiyi okumadigi icin gene de genclere ulasilmasi biraz zor oluyor.
Muzik, ozellikle genclere yonelik bir iletisim araci. Genellikle muzik sayesinde insanlarin evlerine, diskolara, walkmenlerle gittikleri her yere ulasilabiliniyor, cunku muzik evrenseldir, muzik insanin kalbine giden yollardandir.
Meksika`da, Turkiye`yi sadece Camel sigaradan taniyan meksikalilar, Tarkan`i nedense cok iyi biliyorlar. Oynama sikidim sikidim , diskolarinda halen en cok calan parca imis. Kuzu Kuzu parcasi henuz baslamis…yani daha patlamaya yeni baslayan bir parca…
Hong kong`da da Tarkan biliniyordu gittigimde. Ozellikle genc nesil onu cok begeniyor.
Avrupa`da bilmeyen kalmadi saniyorum. Top listlerde bir muddet kalan Tarkan henuz unutulmadi oralarda da. Gecenlerde Italya`da havaalaninda arabanin birinde Tarkan caliyordu. Herhalde Turk olmali diyerek biraz yakina gittim, arabanin icinde iki tane zenci oturuyor ve kafa salliyorlardi muzigin ritmiyle….
Tayvan`li bir arkadasima verdigim Tarkan Cd`sini halen bana anlatir, aradan yillar gectigi halde beni her gordugunde, dilinin donebildigi Turkce ile OYNAMA SHIKIDI SHIKIDI! demesi beni halen guldurmekte.

Tarkan….Kimisi icin bir pop star, kimisi icin onemsiz bir sarkici, kimisi icin ise bir kiskanclik abidesi…
Ben, Tarkan`i sahsen tanimam. Iyiligi, kotulugu,yasantisi,zevkleri beni fazla da enterese etmez dogal olarak. Yalniz sunu soylemekte fayda var. Herkes kendi alaninda ulkemizi en iyi sekilde tanitmaya calismali. Tarkan da kendi alani olan muzikle bunu en iyi sekilde yapiyor bence. Birakin cocugun arkasindan konusmayi artik, konusma degil icraat zamani simdi. Herkes elinden geldigince bu memlekete birseyler yapmali.
BURMA BURMA BIYIKLARIM
TARKAN SENI AYIKLARIM
edebiyatini da birakalim bence artik. Siz Tarkan`in onune gecmeyin, birakin da sizi gene o en iyi sekilde temsil etsin.
Bir Tarkan, bir de maalesef Fenerli olarak soyluyorum, Galatasaray bizi en iyi sekilde temsil ediyor beyler…..Kiskanclik kimseye fayda etmez. Yigidi oldur hakkini yeme derler atalarimiz ama galiba bizler bu atasozumuzu unutmusa benziyoruz.
Tarkancigim…Seni sadece kutluyorum…Yolun acik olsun!

21.06.2002

Sosyal Medyada Paylaş
Share on Facebook
Facebook
Pin on Pinterest
Pinterest
Tweet about this on Twitter
Twitter
Share on LinkedIn
Linkedin

Malezya Seyahat Notları

 Bu haftanın bültenini sizlere uzakdoğudan yazıyorum. Birkaç gün önce Malezya’daydım. Bu hafta Malezya notlarını paylaşayım:

– Kuala Lumpur Uluslararası Havaalanı (KLIA) ile şehir merkezi arasında en kolay ulaşım yolu hızlı tren sistemi. 30 dakika içerisinde şehir merkezine ulaşıyorsunuz. KLCC adı verilen Kuala Lumpur City Centre, şehrin merkezi sayılıyor. Bu bölgenin diğer bir adı da Golden Triangle yani Altın Üçgen.

– Müslüman Malay, Hindu Hint, Budist Çin kültürlerinin birbirine saygı ile birarada yaşadığı bir ülke burası. Hint Tapınağının yanıbaşında Çin Tapınağı ve onun yanında Cami görebiliyorsunuz.

– Kuala Lumpur’da taksilere azami dikkat etmeniz gerekiyor. Çoğu sahtekar ve 10 Malezya Ringgit (MYR) tutan yere size 25-50 MYR fiyata götürmeye çalışıyorlar. Taksimetre açmayan taksiye binmemeye gayret gösterin. Eğer başka çareniz yoksa da sağlam pazarlık etmeden yola çıkmayın.

– Malezya’da yönetim müslümanlarda olmakla beraber ekonomik üstünlük Çinlilerde. Hintliler de ekonomide sağlam bir güce sahipler.

– Evlenmeden önce gençlerin Mekke’ye Hacca gitmeleri zorunluluğu var.

– Malezya’da sokak ortasında ahlaksız hareket edenleri ikaz eden, hatta hapis cezası almalarını sağlayan ahlak polisleri mevcut.

– Malezya gazetelerinde Türkiye ile alakalı gelişmeler yakından takip ediliyor. Neredeyse her gün bir ya da birkaç haber görebilmek mümkün.

Haftaya Çin notlarımı paylaşmayı planlıyorum…. Gelişmeleri ve izlenimlerimi sizlere sunmaya gayret edeceğim.

21.05.2012

Sosyal Medyada Paylaş
Share on Facebook
Facebook
Pin on Pinterest
Pinterest
Tweet about this on Twitter
Twitter
Share on LinkedIn
Linkedin

Şeker Bayramı Ne Demek?

Dikkatinizi çekiyor mu bilmiyorum ama dehşetle izlediğim bir kelime oyunu oynuyor birileri son dönemlerde….Türkçemize damla damla sokulan bir sürü yeni kelime var, bunların çoğu basın yoluyla dilimize kazandırılmakta…

Son günlerde ŞEKER BAYRAMI terimine takıldım… Dini bayramlarımızdan biri Ramazan Bayramı, diğeri de Kurban Bayramı biliyorsunuz. Peki şeker bayramı ne oluyor bu durumda? Müslümanların Ramazan ayında tuttukları oruçlarının kutlamasıdır Ramazan Bayramı. Bu bayrama şeker bayramı demek için cidden problemli bir yaklaşımda olmak gerekiyor bence…

Hristiyanların Paskalya Bayramlarına Şeker Bayramı adı verilmiyorsa benim Ramazan Bayramı’ma da kimse şeker bayramı adını veremez diyorum ben…

Gazetelere bakınca özellikle tur şirketlerinin şeker bayramı programlarını esefle izlemekteyim..

Ne kadar uğraşırlarsa uğraşsınlar kimse bana şeker bayramı dedirtemeyecek ama onu bilsinler….

25.09.2006

Sosyal Medyada Paylaş
Share on Facebook
Facebook
Pin on Pinterest
Pinterest
Tweet about this on Twitter
Twitter
Share on LinkedIn
Linkedin

İkinci Lale Devri Başladı

 İstanbul Büyükşehir Belediyesi 15 milyonluk bir METRO KENT olan İstanbul’u güzelleştirmek adına ciddi çalışmalar yapıyor… Milletimize faydalı olan birçok! icraatlara en son LALE DEVRİ çalışmaları eklendi.

Şehrin dört bir yanına milyonlarca lale ekildi… Rengarenk bir göz zevki sunuldu hepimize… Sağolsunlar.. Allah razı olsun demekten başka bir söz ne haddimize bizim bu noktada…. Adamlar çalışıyorlar…

Gelelim olayın geri planında dönen olaylara… Belediyenin kendi internet sitesinden alıntı yapıyoruz:
Yüzyıllardır İstanbul’un sembollerinden olan lale, 2007’de çok daha görkemli bir şekilde bahara “merhaba” diyecek. Büyükşehir Belediyesi, ‘Lale Evine Dönüyor” projesi kapsamında şehrin dört bir yanını 7.3 milyon laleyle donatıyor. Proje kapsamında 1 milyon lalenin İstanbullulara dağıtımı da devam ediyor.
…..İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne 8 milyon 300 bin lalenin maliyeti toplam 2,1 Milyon YTL olacak. Lalelerin maliyeti için 1.7 Milyon YTL harcarken, dikimi için ise 393 Bin YTL masraf yapılacak.

Size sadece küçük bir örnek vererek konuyu kapatacağım:
İhtiyaçlı ailelere yardım ettiğimiz e-yardım derneğinde (Maddi desteksizlikten dolayı kapattık o derneği) 150 ailenin 3 aylık mutfak ihtiyaçları için sadece aylık 10000 YTL yeterli olabiliyordu. Bu parayla 600 kişi doyabiliyordu rahatlıkla, hem de 3 ay boyunca…

Laleler için milyonlarca YTL para ödeyen belediyemiz bu parayla İstanbul’da fakir aile bırakmazdı demek ki……

Birileri gene zengin oldu lale devri ayağına…Allah Bereket Versin! AMİNNNN!

16.04.2007

Sosyal Medyada Paylaş
Share on Facebook
Facebook
Pin on Pinterest
Pinterest
Tweet about this on Twitter
Twitter
Share on LinkedIn
Linkedin

Phnom Penh Ve Tuol Sleng Hapishanesi – Kamboçya

TUOL SLENG Hapishanesi – KAMBOÇYA
Tuol Sleng, eski bir okul olup, Kızıl Khmerler tarafından daha sonra hapishaneye çevirilmiş ve ANGKAR adını verdikleri düzene karşı olduğunu düşündükleri herkesi bu hapishaneye atarak, çeşitli işkenceler yapıp, daha sonra da bu insanları öldürmüşlerdir.

Tuol Sleng, Mayıs 1976’da hapishaneye çevirilince, S-21 adıyla anılmaya başlanmıştır. Buraya getirilen suçlular, Kızıl Khmer rejimine düşman olduğu düşünülen insanlardı. 1962 yılında, PONHEA YAT adı ile okul olarak kurulan bina, lise olarak kullanılır ve General Lon Nol zamanında okulun ismi Tuol Svay Prey Lisesi adıyla anılmaya başlar. Kızıl Khmerler yönetimi ele geçirince okulun duvarları tel örgülerle kapatılıp bir hapishane haline getirilir. Tel örgüler daha sonra elektrik akımı ile güçlenirilerek, tutukluların kaçması engellenir. Okul etrafındaki binalar da hapishane kullanımına dahil edilir ve bu binalarda hapishane yönetimi çalışır.

Tuol Sleng’deki bütün sınıfların dizaynı değiştirilerek, basit tuğlalar kullanılarak, küçük bölmeler yapılarak hücreler haline getirilir. Pencereler demir parmaklıklarla kapatılır, her hücreye bir tutuklu konulur ve orta katlara bayanlar hapsedilir.

İlk zamanlarda suçluların sorgulanması yan binalarda yapılırken, daha sonraları suçluların diğer binalara götürülüp getirilmeleri zor olduğu için, hapishane müdürü Duch tarafından aynı binada açılan bir bölümde sorgulanıp işkence yapılmaları sağlanmış olur. Bu sayede görevliler de yorulmaktan kurtulurlar.

Hapishanenin müdürlüğünü yapan Duch, daha önceleri bir matematik öğretmeniyken, Kızıl Khmerler döneminde hızla yükselerek, bu katliam merkezinin başına özel seçilmiş ve görevini de en iyi şekilde ifa etmiştir.

Hapishanede görevli kişi sayısı 1720 kişi olmuştur. Bu sayının 148’I ofis görevlisi, 141’i hapishane görevlisi, 54’ü sorgulama ve işkence görevlisi ve 1377’si genel görevlilerdi.Görevliler içinde henüz 10-15 yaşlarında çocuklar da görev almaktaydı ve bunlar S-21’in güvenliği için özel bir eğitimden geçirildikten sonra, her türlü vahşete hazır birer ölüm makinesi haline geliyorlardı. Kendilerinden çok yaşlı tutuklulara, her türlü mezalimi çekinmeden yapmayı zamanla daha kolay başarıyorlardı.

Hapishanenin 2 yönetim bölümü vardı , birinde müdür Duch ve idareciler bulunuyorken, diğer binada, sorgulamalar, dokümantasyon ve genel işler hallediliyordu. Hasta tutukluların tedavileri ,sadece kendi hücrelerinde yapılıyordu. Hastabakıcılık görevini yapanlar ise, gene 10-15 yaşlarındaki çocuklardı.

Tutuklular, ülkenin her tarafından ve her milletten olabiliyordu. Vietnam, Lao, Tayland, Pakistan, Amerika, Kanada, Yeni Zellanda, İngiltere ve Avustralya vatandaşları da bu hapishanede sorgulanıp, Amerika ya da Rus casusu oldukları öne sürülerek işkenceye maruz kalıp, daha sonra da kurşuna dizilerek öldürülmüşlerdir. Kamboçya vatandaşları arasında ise genelde işçi, köylü,mühendis,professor, öğrenci, öğretmen ve hatta diplomatlar bile burada hapsedilmişlerdir. Bazen tüm aile üyeleri, hep birlikte hapse atılıp, yeni doğmuş bebekleri ile beraber işkence yapılıp daha sonra da öldürülmüşler ve toplu mezarlara nakledilmişlerdir.

1975-79 yılları arasında Kızıl Khmer kayıtlarına gore, Tuol Sleng Hapishanesinde hapsedilen kişi sayısı net olmamakla beraber:
-1975 yılında 154 kişi
-1976 yılında 2,250 kişi
-1977 yılında 2,330 kişi
-1978 yılında 5,765 kişidir.

Gerçek rakamlar bu sayının çok üzerindedir çünkü birçok doküman Kızıl Khmerler tarafından yakılmış ve yokedilmiştir. Anılan rakamlar sadece kayıtlarına ulaşılabilen kişilerin sayısıdır.

Hapishaneye getirilen suçlular ortalama 2 ila 4 ay arası kalıp, öldürülüyorlardı. Diplomat ve üst düzey görevlilerin işkenceleri daha uzun tutulmaktaydı.

Tutuklular, hücrelerde, ayakları demire kilitlenerek hapsediliyordu ve bazen 4, bazen de 20-30 tutuklu hep birlikte bir demir çubuğa ayaklarından kilitlenirdi. Her tutuklu hapishaneye geldiğinde fotoğrafı çekilirdi. Bütün geçmişi kaydedilir ve çırılçıplak soyulur ve tüm eşyalarına el konordu. Yatacak yatakları olmayıp, beton üzerinde yatırılırlardı.

Her sabah, saat 4’te, tutuklular kaldırılır ve şortları indirilip, kontrolden geçirilirlerdi. Daha sonra, sabah sporu adı verilen başlarını sağa sola çevirme, ayakları demir çubuğa bağlı olduğu halde yarım saat ayaklarını kaldırıp indirme gibi hareketleri yapmaları istenirdi…Yapamayanlar, görevlilerden her türlü kaba kuvvete maruz kalırlardı. Günde 4 kez kontrolden geçirilen bu tutuklular, her seferinde ayaklarını kaldırıp, ayaklarındaki demirin gevşekliğini görevlilere control ettirirlerdi ve gevşek olan demirler iyice sıkıştırılırdı. Tuvalet yoktu ve hücrelere boş mermi kutuları konulur ve bu kutulara ihtiyaçların giderilmesi istenirdi. Konuşmak yasaktı ve izinsiz hareket eden suçlular da dayak yerlerdi. Her türlü hareket izinle yapılmak zorundaydı. Görevlilerden izin almadan ayağa bile kalkmak mümkün değildi. Buna uymayanlara 20 ila 60 kırbaç cezası verilirdi. Her hücrede, hapishane kuralları, kara tahta ile yazılıp asılı dururdu ve kurallar şöyleydi:

1. Sana sorduğum sorulara cevap vereceksin. Cevap vermeme hakkın yok!
2. Benden hiçbirşeyi gizlemeye çalışmayacaksın.
3. Sistemimizi bozmayı aklından bile geçirme.
4. Sana soru sorduğumda, düşünmeden cevap vereceksin.
5. Sorunlarınla ve yönetimle alakalı hiçbir şey söyleme!
6. İşkence sırasında ağlamayacaksın.
7. Hiçbir şey yapma, otur ve emirlerimi bekle! Emir vermiyorsam, sessiz ol! Sana birşey yapmanı söylediğimde, itaat edeceksin ve dediklerimi zevkle yapacaksın!
8. Diğer tutuklularla gizli iletişim kurmayı deneme.
9. Bu kurallara uymadığında elektrik cezasına hazır ol.
10. Benim dediklerime uymadığında 10 kırbaç ya da 5 elektrik şoku seni bekliyor olacak.

Bütün tutuklular, yatmadan önce bile izin istemek zorundaydılar. Uymayanlar acımasızca cezalandırılıyorlardı. Tutuklular, banyo ihtiyaçlarını da banyo olarak kullanılan tek hücrede, sırayla ve çok az su ile yapmak zorundaydılar. Bazen haftada bir kez sadece yıkanmaya izin veriliyordu. Hijyen özelliği olmayan hüzrelerde kalan bu tutukluların birçoğu hastalıklardan ve yetersiz tedaviden dolayı zaten ölmekteydiler.

Hastalara yemek olarak her gün sadece bir su bardağı pirinç lapası verilmekteydi ve yetersiz beslenme sayesinde açlıktan bile ölümler olmaktaydı.

1975 yılı sonlarında Vietnam askerlerinin ülkeyi ele geçirmesi ile Tuol Sleng Hapishanesi de Kızıl Khmerlerin elinden alınmış olur. Hapishaneye giren askerler, gördükleri sahnelerden şok olurlar. Henüz birkaç gün once işkence ile öldürülmüş ve o şekilde bırakılmış tutuklu cesetleri beklemektedir hücrelerde. Kahramanlıklarıyla övünen Kızıl Khmer askerleri, kaçarken birçok dokümanları da ortada bırakmışlardır.

Hapishane daha sonra SOYKIRIM MÜZESİ olarak kullanıma açılır. 1980 yılından beri de turistlerin ziyaretine açılmıştır.

27.01.2004

Sosyal Medyada Paylaş
Share on Facebook
Facebook
Pin on Pinterest
Pinterest
Tweet about this on Twitter
Twitter
Share on LinkedIn
Linkedin

Rusya – Rusya

Bütün gezi meraklılarına selamlar !
Bir Pazar sabahı Rusya’nın sağlı-sollu ağaçlık olan uzun otobanlarından birini hatırladım tüm sessizliği ve güzel doğasıyla. Hemen başlıyorum. Rusya’dan dönmeye hazırlanıyorduk eşimle birlikte. Arabamızı tıka-basa doldurduk – büyük parçalar hariç-. O kadar ki stepne gerektiğinde çıkarmak mümkün olmaz gibi görünüyordu. Hatırlayabildiğim bütün ayrıntıları yazacağım. O yüzden yazı uzun olabilir. Arabanın sağ ön tekerleği biraz korkutuyordu bizi ama Allah’a sükür o tekere birşey olmadı. Önümüzde tam 2300 kilometrelik bilmediğimiz bir yol ve ertesi gün yetişmemiz gereken Sochi-Trabzon gemisi vardı. Aslında Rostov’dan da gemi gidiyordu fakat Sochi şehrindeki kadar sık olmadığından tercih etmedim. Yola çıkmadan önce Sergey adında bir tanıdığımdan yolla ilgili gerekli bilgileri aldım. Çok önemli şeyler söyledi : Haritada kısa görünen bir yol vardı mesela ( 150 km daha kisa ) , o yolun tamir altında olduğunu ve 600 km boyunca ortalama en fazla 60 km hızla gidebileceğimi söyledi. Devamında bana M7 ( Moskova 7 anlamında ) ve Moskova’nin etrafındaki 3. çember yoldan kavis yapıp M4’e geçmemi tavsiye etti.
Yola çıktık. İlk basta 90’dan yukarı çıkmıyordum araba dolu diye. 1545 kilo arabanın kendi ğırlığı, e bir de eşyalar olunca kalkması ve durması uzayarak oluyordu. Sonradan yolların düz olduğunu gördükçe bu rakam 150 km/s lerde seyretmeye basladı. M7 üzerinde ilerlemeye basladık. Nijniy Novgorod ( yani Gorki ) sehrini geçtikten sonra yolda bakım-onarım çalışmalarıyla karşılastık ve bu çalısmalar 100 km kadar devam etti. Gece 2 filandı. Moskova’ya yaklastıkça heyecanımız artıyordu, çünkü 3. çember yol eski bir yoldu ve farketmezsek çok uzun yollar gitmemiz gerekebilirdi. Unutmadan, gece yarısı tamiratın bittiği yerde polis durdurdu ve Rusya’da hiç rastlamadığım türden gerçek bir centilmen polisle karşılaştım. Bizim durduğumuzu görünce Rusça ‘ Aman tanrım, devam edin, devam edin’ dedi. Durdurduğuna pisman olmuş bir hali vardı aileyiz diye. Tabii ki mutluluk verici bir andı. Biraz ileride direksiyona esim geçti, amacimiz hiç durmadan varacağimiz noktaya varmaktı. Rusya yollarında durmanın sonucunun ne olacağı belli olmaz. Moskova’ya kadar 300 km’den fazla virajsız bir otobanda gittik. Eşim bana hizlı gittiğimi söylüyordu az evvel, fakat ben hiç 190’a çıkmamıştım. Sportif C serisi bir Mercedes solumuzdan geçtikten 2 sn. sonra sadece ufukta arka lambalarını görebildik. Çok sıkı polis kontrolü olduğundan millet 90’ı geçmiyordu. Bu Mercedesli iri yari adamı ileride polislerin yanında gördük sonradan. O hızla geçtik tabi. Camına bir sprey sıktığını farkettim. Tahmin edebileceğiniz gibi bize yeniden yetişti ve geçti. Gece 3 gibiydi. 3. çember yol olması ihtimali olan bir yerde durup polise yolu sormak istedik. Sehirlerarasi yola kırmızı ışık koymuşlar ve ışığı geçip sağda durmuşuz. Polis tutturdu eşinin ehliyetini alıcam diye. Çok zor ikna ettim. Merak edenlere nasıl ikna ettiğimi anlatabilirim. Hemen oradan sola ayrıldık. Bu yol çok insiz. Ormanın içinden gidiyor. Zaman zaman sis var. Amerikanların korkutma filmlerindeki gibi. Still I know what you did last summer’in sahnelerine benziyor. İşin ilginci benzinimiz de en fazla 100 kmlik var. Bu orman yolun sonuna doğru hala sasırdığımız, sislerin arasından beliren bildiğimiz türden modern BP benzin istasyonuyla karşılastık ve 2300 km boyunca arabamızın ihtiyacı olan kurşunsuz süper benzini bulabildiğimiz tek nokta burası oldu. Kalanında hep 95 oktanlı normal benzin aldık. Gün ışımaya baslamıştı. İşte geldik kesisme noktasına.( M7 x M 4 ) .Polisler belgelerimizi yeniden kontrol ettiler. Artık 1800 km. yolumuz kalmıştı. Yolun bu kısmında 34 plakalı tırlarla, Türk tırları için dinlenme alanlarıyla karşılastık. Türk tırlarını görünce tabii ki çok sevindik ve asıldık kornaya, onlardan da karşılık geldi. İlerledikçe Rusya’nın ünlü soğuk ikliminden uzaklaşıyorduk. Lada Samara’nın biriyle uzun süre birbirimizi geçip durduk, yol eğlencesi oldu. Yol boyunca başımıza gelen kötü olaylardan birincisine dogru yaklaşıyorduk. Evet tamiratta olan bir yol ve hiz sınırı 50 km/s. Kurallara uyuyoruz ama karşıdan gelen bir Jiguli kurallara uymuyor. Sonuç : yanımızdan hızla geçtiği için yoldaki taslar ön camda kursun etkisi yapıyor. Ön camda bir yuvarlak. Gürültü eşimi uyandırıyor. Dönüp adamın peşine düşmektense yola devam ediyoruz. Zaten paraları yoktur bu heriflerin, uğraşmak sadece vakit kaybı. M4 gerçekten güzel bir yol. Türkiye’de anladığımız ölçülere yakın bir otoban. Karadeniz sahillerine kadar aynı otobanda 1500 km yol gittik. Ağaçların insan psikolojisi üzerinde çok etkili, çok rahatlatıcı olduğunu bir kere daha anlamış olduk. Yolun kenarı sıra sıra ağaçlarla doluydu. Yolda kiraz satanlardan kiraz aldık. Yolun en zor kısmı 1500 km nin bitiminde başlayacaktı Sergey’in anlattığına göre. Arabayi eşime vermememi, benim kullanmamı önermişti. Vardığımızda sebebini anladık : Arada bir karadenizin kıyısına insek de yol sürekli virajlıydı. Türkiye’de Trabzon’a yakın bir mevkide 26 km’lik virajlı yol vardır. Gidenler bilir. Aynı yolun 300 km’lik olanını düşünün. Neyse ki asfaltı kaliteli yapmışlar ve yolu geniş tutmuşlardı Ruslar, ki yine hayrete düştük. Ekolojik dengeyi korumak için ellerinden geleni yapmışlar Ruslar. Artık yol sık bir ormanın içinden gidiyordu. Hava tertemiz, heryer pırıl pırıl. Tatil şehirlerinin içine girip çıkıyorduk. Akula Parklar vs.ler. Gece olduğu için çok fazla arabayla kaşılaşmadık. 100. kilometreden sonra gözlerim ağırlaştı, arabayı eşime devretmek zorunda kaldım. Ben uyurken yine içi serseri dolu bizim Türkiye’deki “ doganli gençler “ e benzer sehir magandaları esimi korkutmaya kalkmışlar. Arabanın önüne geçmeler filan. Gözlerine dikilmiş uzun ışıklar ve korna seslerinden sonra kaçıp gitmişler. Ve ben onca gürültüye rağmen uyuyorum. Virajlar bitmek bilmiyor. Sabrımız tükenmek üzereyken Sochi’ye varıyoruz.Gece 3.00. Arabayı uygun biryere park ettik ve sabaha kadar uyuduk. Gündüz biletlerimizi ayarladıktan sonra şehri gezmeye çalışırken arka teker ISKI’nin açığı kuyulardan birine ( ! ) girip çıktı. Lastik patladı. Sehir içi olduğu için stepneyi çıkarmak yerine arabayı krikoyla yükselttim ve bir taksiyle tekeri tamirciye götürüp yaptırdım. Japonların çabuk kaynayan iyi bir yamasıydı. Bu sorunumuzu da hallettikten sonra depoyu son bir kez Rusya fiyatlarıyla fulledik ( Türkiye’deki benzin fiyatinin 1/4 ü). Bineceğimiz gemi de meğer şu kaçırılan AVRASYA feribotuymuş. Kaptanımız genç ve kibar bir beyefendiydi. Nereli olduğumuzu anlamamışolacak ki “Türk müsünüz ? “ diye sordu. Sevinçle “ evet “ dedik. Sonrasında oldukça iyi bir ilgiyle karşılaştık ve geminin en iyi kamaralardından birine bizi yerleştik. Ertesi sabah ver elini Türkiye. . .
Esen kalın.

30.07.2002

Sosyal Medyada Paylaş
Share on Facebook
Facebook
Pin on Pinterest
Pinterest
Tweet about this on Twitter
Twitter
Share on LinkedIn
Linkedin

Kutu İçecekler Ve Sağlığımız

Son zamanlarda metal kutuda satılan Kola ve gazoz gibi içecekler dikkatimi çekmeye başladı… Sağlık konularında asıp kesen o kadar kuruluş nedense çok önemli bir konuya henüz el atmış değiller.

Kolilerinden çıkartılıp raflara ya da tozlu vitrinlere konulan bu meşrubatların SAĞLIK yönünden ne kadar temiz olduğu tartışılır. Bakkaldan, marketten satın alınan bu içeceklerin üzerlerindeki toz ve pisliğe hiç rastlamadım diyenimiz yoktur aramızda…

Sağlığımız ve özellikle çocukların sağlığı tehlikededir ve bu meşrubat üreticilerinin büyük bir vebal altında kalmasına sebep olan paketleme hatasıdır…

Ne yapmak lazım denebilir? Tek tavsiyem, kutu kolaların paketlemelerinde ufak tefek değişiklikler yapılması, mesela her metal kutunun plastik bir koruyucu tabaka ile sarılması mümkün, ya da özellikle dudak temasının gerçekleştiği üst kapak kısmına, plastik bir koruyucu kapak konulabilir…

Gıda sektörü çok stresli bir sektördür. Bir gıda mühendisi arkadaşım, çalıştığı firmanın ürünü sağlığa uygun olmadığı için mahkemelik olmuştu. Şimdi soruyorum herkese, metal kutuların SAĞLIĞA uygunluğuna hangi sağlık kuruluşumuz ONAY VERMİŞTİR? Bu konu ile alakalı bir kontrol yapılmalıdır, kim olursa olsun, hiç kimse toplum sağlığımızla oynayamaz, oynamamalıdır da!!!

Gelişmeleri hep birlikte izleyeceğiz…

Saygılarımla

25.12.2002

Sosyal Medyada Paylaş
Share on Facebook
Facebook
Pin on Pinterest
Pinterest
Tweet about this on Twitter
Twitter
Share on LinkedIn
Linkedin

İsviçre – İsviçre

İsviçre Avrupa`nin en ilginc ulkelerinden biridir. Almanya, Italya, Fransa gibi ulkelerin komsusu olan Isvicre`de insanlarin cogu en az iki dil konusmakta. Genelde sinir bolgelerinde yasayan insanlar sinir ulke dilini konusmaktalar. Almanya sinirinda Almanca konusuluyor mesela.

Isvicre`nin en guzel tarafi dogal olarak ALP daglarinin bir bolumunun bu ulkede olmasindan kaynaklaniyor. Ulke`nin en onemli sehri Zurih ve Turk Havayollari bu sehire direkt olarak ucmakta. Turk iscilerin de cokca calistigi bu ulkede zorda kaldiginizda Turk vatandaslarimizi yaninizda bulabilirsiniz.

Isvicre`ye 2000 yili temmuzunda Italya`dan Almanya`ya gecerken arabayla ugradim. Ozellikle daglarin oldugu yolu tercih ettim ve kesinlikle altinizda araba varsa size bunu tavsiye ederim. Elinize alin bir yol haritasi ve vurun arabayi dag yollarina…Iste o zaman cocuklugumuzdaki Heidi cizgifilminin gectigi ALPLERde sanki bir masal kahramani edasiyla, o guzelim manzaralarda agziniz acik yolalirken alacaginiz mutlulugun anlatilmasi mumkun olmayacaktir. Fotograf makinemin en cok calistigi ulkelerden birisidir Isvicre. Saniyorum 6 rulo film bitirdim o guzel manzaralara bakarken. Bazen o kadar mukemmel manzara oluyordu ki arabayi kenara cekip 5-10 dakika o guzellikleri seyrederek geciriyordum.

Insanin kendini kaybettigi bir dunya burasi. Tefekkur veya meditasyon yapanlara kesinlikle tavsiye ederim O yuksek kayaliklara akipta insanin dusunmemesi imkansiz zaten.

Dag yollari haricinde transit yollar mukemmel Isvicre`de. Alplerin altindan gecen ve belkide dunyanin en uzun tunellerinden birisi olan Saint Gotthard 16,3 km uzunluguyla dikkat cekmekte. Aslinda tunel yerine dag yolundan gitmek istemistim ama yanlislikla tunele girince maalesef o uzun tunelden yeraltindan giderek belkide gorebilecegim o mukemmel dag manzaralarindan olmustum. Ama gene de Saint Gotthard tuneli de gorulmeye deger tunellerden biri dunyadaki. Bizim senelerdir bitirilemeyen Bolu Dagi tunellerinden sonra o tunele girince insan biraz da kotu oluyor hani….

Isvicre insani diger avrupa ulkelerine nazaran daha canayakin. Bunun onemli nedenlerinden birisi karisik toplum olunmasindan kaynaklaniyor.Milliyetcilik Fransa`daki gibi anormal seviyede asla degil. Insanlara birsey sordugunuzda ellerinden geldigince yardimci oluyorlar.

Hayat standartlari epey yuksek. Isvicre denince ulkemizde genelde isadamlarinin gizli hesaplariyla gundeme gelen ISVICRE BANKALARI nedense aklimiza gelir ilk anda… Isvicre`nin anayasasi diger ulkelerden bazi yonlerden farkli ve hesap acmak cok kolay . O nedenle avrupali isadamlarinin da genellikle hesaplari bu ulkede aciliyor.

Isvicre cikolatasindan bahsetmeden gecmekte herhalde yanlis olacaktir dusuncesindeyim. Alp daglarinin temiz havasindan gelen inek sutlerinden yapilan cikolatalar dunyaca unlu dogal olarak. Buraya kadar gidince insan yemeden yapamiyor hani.

Isvicre`de cikolata haricinde diger onemli urunler bicak ve saat. SWISS ARMY KNIFE veya SWISS MADE dedigimde hepinizde birseylerin cagristigini hisseder gibiyim.Yanilmadiniz isvicre bicaklari ve saatleri sadece bizde degil dunyada unlu. Alisveris yapacaksaniz bunlardan hediye alabilirsiniz.

30.07.2002

Sosyal Medyada Paylaş
Share on Facebook
Facebook
Pin on Pinterest
Pinterest
Tweet about this on Twitter
Twitter
Share on LinkedIn
Linkedin