Bahreyn – Bahreyn

Bahreyn, Arabistan’ın doğusunda ve 33 adadan oluşan küçük bir devlettir. “BAHREYN” ismi Arapça “İKİ DENİZ” anlamına gelmektedir. Buradaki iki deniz, deniz dibindeki tatlı su kaynaklarının, tuzlu su ile karışmasından dolayı iki ayrı deniz olarak sayılmasından dolayıdır.

Bahreyn’in en önemli ürünü, incidir. Devlet daireleri cumartesi- çarşamba günleri arası saat 07:00-14:15 arası çalışırlar. Normal işyerleri öğleleyin hava çok sıcak olması nedeniyle genelde 12:30-15:30 arası mola verirler. O saatlerde boşuna alışveriş yapmayı hayal etmeyin. Bu saatlerde yapılacak en iyi seçim büyük Alışveriş Merkezlerinden birine gitmektir.

Bahreyn’e 1999 yılında Hindistan’a yaptığım seyahat sırasında gitmiştim..

İstanbul’dan GULF AIR havayolları ile Bahreyn üzerinden, Hindistan’ın Mumbai kentine geçmiştik. Dönüşte 2 günlük bir boşluk vardı ve bunu Bahreyn’de kalarak geçirmeye karar vermiştik.

Herşeyden önce ilk izlenimim, bir ÇÖL ülkesinde olduğumdu.. Heryer çöl kumları ile kaplıydı. Modern şehir olmasına rağmen heryerin sanki deniz kumu ile kaplı oluşu belkide bende bu intibayı yaratmış olacak…

Kaldığımız oteli GULF AIRLINES aracılığı ile seçtiğimiz için mükemmel bir konfora sahip olmuştuk. Eğer Bahreyn’e gitmeyi düşünüyorsanız en iyi seçimlerden birisi havayolu aracılığı ile otelinizi ayarlamanız, çünkü bu oteller gerçekten hem çok güzel, hem de normal fiyatının yarı fiyatına kalabiliyorsunuz.

Geceyi güzelce uyuyarak geçirdikten sonra sabah kahvaltısı sonrası ilk işim, bir taksiye atlayıp şehir merkezine gitmek oldu. Takside çalan müzik, bizim Türk popçularının söylediği bir şarkıydı ve bizimkilerin, bu arap şarkılarını, nasılda birebir kopye etmiş olduklarını kanıtlıyordu bir kez daha…

Taksici bizi şehir merkezi olduğunu söylediği bir yerde indirdi. Biraz sokaklarda dolaştım ama bana çok cazip gelmedi. Bizim Mahmutpaşa tipinde bir alışveriş merkezini dolaştıktan sonra başka bir taksiye binip büyük bir alışveriş merkezine götürmesini istedim.

Bu sefer de Akmerkez ayarında bir alışveriş merkezine geldik. Her yerde yabancılar ve özellikle Rus bayanlar dikkat çekmekteydi. Her köşede MARKA ürünler ve astronomik fiyatlar…tabii ki hiçbir şey almadan döndüm otele…. Sırf alışveriş yapmış olmak için kazık yiyecek değilim kimse kusuruma bakmasın :))

Bahreyn genel olarak hayat standartları bizden yüksek bir ülke..Halk genelde zengin ve işçilerin çoğu Hintlilerden oluşuyor.

Bahreyn’in temiz denizi dalmayı sevenler için çok ideal. Bütün Bahreyn turizm dergilerinde bu denizin resimlerini görebilirsiniz..

Eğer çok uzun süre bir ülkede kalmayı düşünmüyorsanız ve bir ülke görme amacındaysanız, Bahreyn, size iyi bir seçim olabilir. Şahsen ben 3 günden fazla kalabileceğime inanmıyorum artık:)))

30.07.2002 

Yerli Turist Kazıklanıyor!

Geçenlerde Rusya’daydım ve orada bulunduğum günlerde Turizm Fuarı denk geldiği için uğramak istedim. Birçok Türk seyahat acentası stand açıp, tur satmaya çalışıyorlardı.

Fiyatlar oldukça uygundu, 7 günlük, uçak dahil turlar 250 dolardan başlıyordu. İlgi de oldukça fazlaydı bu fuara.

Bir ay önce birkaç rus arkadaşım, 2 haftalığına bir tura katılarak ülkemize geldiler. 4 yıldızlı, herşey dahil olan harika otelde, kişi başı 850 dolar ödeyerek kaldılar. bu fiyata uçak bileti, transferler de dahil. Uçak fiyatı en iyi ihtimalle 150 dolar olsa, geriye 700 dolar kalıyor. 14 güne böldüğünüzde günlük 50 dolar bir fiyat çıkıyor.

Aynı oteli gazetede turizm sayfalarında gördüm. günlük 100 dolar bir fiyat verilmişti. Bu bizim Türk müşteriler için verilen fiyat. Ruslara verilenin tam 2 katı….

Buradaki kazıklamanın mantığını henüz anlayabilmiş değilim. Kendi memleketimizde, kendi tesislerimizi, dışardan gelen turistlerden 2 kat fazla ödeyerek kullanıyoruz, ve ne güzel turistler çoğaldı diye halen seviniyoruz. 2 tane yabancı turist=1 tane yerli turist … ve biz sevinmeye devam edelim….

Bu arada bir not daha… buraya gelen arkadaşlarım yanlarında hiç döviz de getirmediler, çünkü otellerde herşey bedava, fiyata dahildi……..

Türkiye’de turizm patlıyorrrrrrr….. Aman ne güzeeelll…..

22.07.2004

F Klavye Ve Q Klavye

 F KLAVYE

Tarihçe
F klavye düzeni 1943 yılından başlayarak yapılan çalışmaların sonucunda ve 20 Ekim 1955 tarihinde Türkçe yazmada çok daha kolaylık sağlamak için oluşturdu. (1)
Hürriyet gazetisinden Hüseyin Gönüllü’nün F klavyenin babası İhsan Yener’le yaptığı söyleşiyi aynen aktarıyorum. (2)
H.G.: -F klavye nasıl ortaya çıktı?
İ.Y.: -“1946’dan itibaren Türk dilinin özelliklerine uygun, standart bir klavye geliştirilmesi için resmi makamlara yazılar yazdım… ‘Bilimsel bir klavye yapın, sizin yaptığınızı kabul edelim’ dediler. Yabancı uzmanların da bulunduğu bir komisyon kuruldu. Türkçe’de kullanılmakta olan tüm kelimelerin istatistiğini TDK’nın kılavuzundan yararlanarak çıkardık. 29934 kelime içinde hangi harften kaçar adet bulunduğunu tespit ettikten sonra, parmakların fiziksel güçleri ve hareket özelliklerini de esas alarak harfleri yerleştirdik. Ellerin kullanım yüzdesini de hesaba katarak yaptığımız klavyede sol el yaklaşık yüzde 49, sağ el de yüzde 51 oranında kullanılacak şekilde harfler yerleştirilmiştir. türkçe’nin fonetik özelliğine uygunluk açısından sesli harfleri sol elde topladık… Gümrük kanunlarına ‘bundan sonraki ithalat standart Türk klavyesine uygun olacak’ diye bir madde kondu.”
H.G: —Direnen olmadı mı? Maliyeti nasıl karşıladık?
İ.Y.: T-ürkiye’de o zaman 40 bin kadar yazı makinesi vardı. Biz, 40 bin yazı makinesini bırakalım dedik. Biz, geleceği kurtaralım dedik, tıpkı Atatürk’ün yaptığı gibi.
F Klavyenin Üstünlükleri
Türkçeye en uygun klavye olan F klavye (pek çoğunun dediği gibi Ef klâvye değil, harflerin Türkçe okunuş biçimine göre Fe klavye) uzun çalışmalardan sonra daktilolarda en kolay, en hızlı ve hatasız yazmak amacıyla üretilmişti.
Türkçe’de çok sık kullanılan seslerin karşılığı olan harflerin “F klavye”de kolay ulaşılabilecek yerlere yerleştirildiğini, Türkçe’deki harflerin kullanılma oranları, ünlü-ünsüz ses ilişkileri, hece ve söz yapısı, parmakların kuvvet, yetenek ve işleklikleri göz önünde bulundurularak üretilen ‘F klavye’ bu özellikleri bakımından Türkçe’ye uyduruk ‘Q klavye’den çok uygundur.
Türkçe sözlerde çok sık kullanılan seslerin karşılığı olan harfler bu klavyede en kolay ulaşılabilecek yerlere serpiştirilmişti. Yaklaşık 30.000 Türkçe sözün ölçü alındığı bir değerlendirmede a harfi 26.323, e harfi 16.308, k harfi 13–542, i harfi 13.384, m harfi 11.263, l harfi 10.496, t harfi 9–669, r harfi 8.698 kez geçmekteydi. (Bunlar Türkçede en çok kullanılan harflerdir). Bu oran göz önünde bulundurularak söz konusu harfler, F klavyede en uygun yerlere yerleştirilmişti.
Q klavyede ise en çok kullanılan harfler tabir caizse klavyenin en ücra köşelerine dağıtılmış durumdadır. Buna karşılık, Türkçede 30.000 sözde sadece 125 defa geçen ve en az kullanılan harf olan j harfi, Q klavyede en uygun yere konulmuştur. F klavyede bu harfin yerinde Türkçede en fazla kullanılan ünsüz olan k harfi bulunmaktadır. (3)
F klavye nasıl yararlar sağladı? Sorusuna İhsan Yener’ şöyle cevap vermiştir:
“1955’ten itibaren uluslararası daktilografi ve steno yarışmaları başlamıştı. Hemen biz de başvurduk ve 1956’da dâhil olduk. Öğrencilerim bu şampiyonalarda 28 defa dünya birincisi oldular. Bu birinciliklerin 14’ünde dünya rekoru kırıldı. Hatta fransızlar itiraz etmişlerdi ilkinde, ‘Türkler yarışma için özel olarak tertip edilmiş bir klavye kullanıyorlar’ diye. 6 saat süren tartışmalardan sonra, fransızlar’a ‘siz de yapın o halde özel bir klavye’ dediler.” (4)
2003 Dünya Bilgisayar ve Stenografi Şampiyonası’na “F klavye” ile katılan Türk yarışmacıları takım halinde dünya 2’ncisi olmuşlardır. (5)
Türkçede genel olarak sessiz harfler ve sesli harfler sözcük / tümce içinde hemen hemen eşit sayıda bulunduğu için, klavye bu harfleri her iki ele de eşit miktarda dağıtır. Bu iş bölümü sayesinde yorulmak nedir bilmeden saatlerce tıkır tıkır yazı yazılabilir. (6)
Her iki elimizin en çok çalışan 6 parmağı ile yazmış olduğumuz tuşlara denk gelen harfleri yüzde 45 oranında kullanmak varken, neden bizim için daha zor ve yavaş yazmayı sağlayan İngilizlerin Q klavyesini kullanalım? “Q klayveye alıştım, F klavyede zorlanıyorum” diyorsanız, denemesi bir kaç dolara! (Klavye fiyatı) Yabancı bir klavyeye ne kadar sürede alışmışsanız, kendi konuşma dilimize göre dizilmiş olan klavyeye onun yarısı kadar sürede alışabilirsiniz. (7)

Q KLAVYE

Q klavyenin tarihçesi
Dünyada Q klavye olarak bildiğimiz tuş dizilimi aslında daktilonun icat edildiği ilk günden beri değişmedi. Neden tuşların bu şekilde dizildiği konusunda da çeşitli rivayetler olmasına rağmen şimdilik en yaygın kabul gören hikâye şu: Yazı makinesinin mucidi olan Christopher Latham Sholes, 1867’de cihazın patentini alarak ilk çalışan örnekleri ortaya koyduğunda cihazın tasarımından kaynaklanan mekanik bir sorunla karşılaşır. İcat ettiği yazı makinesinin harfleri kâğıda basmak üzere kullandığı mekanik harf kolları, kapalı bir kutunun içinde yer almaktadır ve iki kol birden kâğıda doğru havalandığında içerde sıkışmaya neden olmaktadır. Sholes bu problemin çözümü için, kullanıcının yazım hızını yavaşlatmak üzere harflerin yerlerini alabildiğine karıştırarak en çok kullanılan harfleri elin en zor ulaşabileceği yerlere yerleştirmeyi uygun görür ve Q klavye adını verdiğimiz harf dizilimi ortaya çıkar.
Yani Q klavye 1873’te mühendisliğe aykırılık abidesi olarak tasarımlanmıştı. Daktiloların hızlı yazma nedeniyle sık sık bozulmasına çare olarak geliştirilmişti. Daktilo kullananları olabildiğince ağır yazmaya zorlamak için olmadık hilelere başvurulmuş, en çok kullanılan harfler klavyenin her sırasına dağıtılmış, (sağ elini kullanan insanları zayıf ellerini kullanmak zorunda bırakacak şekilde) harfler solda toplanmış.
Daha sonra bilgisayarlar çıkıp tuşların hızlı yazma nedeniyle bozulma sorunu ortadan kalktığında bile Q klavye yaygınlaştığından bu standart korunmuştur. (8)
Türkçede genel olarak sessiz harfler ve sesli harfler sözcük / tümce içinde hemen hemen eşit sayıda bulunduğu için, F klavye bu harfleri her iki ele de eşit miktarda dağıtır. Bu iş bölümü sayesinde yorulmak nedir bilmeden saatlerce tıkır tıkır yazı yazılabilir.
Q klavye yavaş yazmak için tasarlandığından bu avantajların hiçbirine sahip değildir. Bu yüzden el, Türkçe karakterlerde hem F klavye hızına yetişemez, hem de herhangi bir ele fazla yüklenme olduğu için çabuk yorulur.
Serce ve yüzük parmakları elimizin en “afonksiyonel” parmakları olmasına karşın Türkçede en fazla kullanılan harflerden biri olan ” a ” q klavye´ de sol serce parmağına denk gelir. Yine q klavye için; Türkçe´de en az kullanılan harflerden biri olan ” j ” elin en aktif parmağı olan sağ işaret parmağına denk gelmektedir.
Bunun gibi bin bir dezavantaj sayılabilir. Türkçede birçok sözcük q klavye için en pasif parmaklara dağılır. Bu yüzden q klavyede 10 parmak Türkçe karakter girmek deveye hendek atlatmaya benzer.” (9)
Q klavye ingilizce için de uygun değildir.
Q klavyenin daha iyi alternatifleri olabileceğini düşünenler de olmamış değil. Örneğin Washington State Üniversitesinden Prof. Dr. August Dvorak, 1932 yılında İngilizce’de çok kullanılan harflerin klavyenin en kolay ulaşılabilir yeri olan orta sırasına toplandığı bir klavye dizilimi önerir. Dvorak’ın araştırmalarına göre, sekreterlerin parmakları gündelik yazı işleri sırasında Q klavyede 16 mil yol alırken Dvorak klavyesinde sadece 1 mil yol almaktadır.
Ancak daktilo ustalarının, Q klavyeye olan mevcut alışkanlıkları, üreticilerin itirazı ve piyasanın Q klavye tarafından çoktan istila edilmiş olması ve 40 milyon daktilonun değiştirilme maliyeti ortaya çıkınca Dvorak’ın klavyesi yayılamaz ve kaybolup gider. (10)
Yazar Emre Aköz şöyle diyor. “-Gençler bana mail atıyor: “16 yaşındayım, 6 yaşından beri Q kullanıyorum, çok da hızlı yazıyorum.” Yanlış. Farkında değiller. Kesin veri var elimizde: F klavyeyi 10 parmak yazan bir Türk’le, Q klavyeyi 10 parmak yazan Amerikalılara aynı İngilizce metin veriliyor. Amerikalılar dakikada 32–35 kelime; Türk 72 kelime yazıyor!” (11)
F VE Q KLAVYELERE YÖNELİK ELEŞTİRİLER
— Q Klavye Evrenseldir.
Bu fikire yazar Yurtsan Atakan şu güzel cevabı veriyor:
Hıncal Uluç’un ”Q” savunusunda kullandığı temel argümanlardan biri de aynı yanılgıya dayanıyor. Dünya ”Q” klavye kullanıyor, diyor Sevgili Hıncal Uluç, o yüzden yurtdışına gittiğinizde deli danalar gibi ”F” klavye arayıp bulamayacağınız, hâlbuki eğer ”Q” klavye kullanıyor olsaydınız sürü sebil klavyeyi emrinize amade bulacağınız için ”F”yi atın, baştan ”Q” kullanın.
Aynı mantıkla iyisi mi biz Türkçe’yi toptan başımızdan atalım. Öyle değil mi ya, yurtdışına çıktığımızda derdimizi anlatacak Türkçe bilen biri arayıp bulamayacağımıza -eğer İngilizce bilseydik sürü sebil kişiyle iletişim kurabileceğimize- göre Türkçe’yi atalım, resmi dil olarak baştan İngilizce’yi kabul edelim. (12)
Benim bu konuda eklemek istediğim bir husus şudur: F klavye kullananlar genellikle bakmadan yazabilirler. Bu durumda sadece windowsta klavyeyi f yapmak yeterli olur.
—F Klavye Kullanmak Bizi Küresel Dünyadan Uzaklaştırır
Bu gibi bazı gerekçeler ise çok gülünçtür. Japonlar, Çinliler, Kiril alfabesi kullananlar bugün sırf kendi alfabelerini kullandıkları içi dünyadan kopmakta mıdırlar? (13)
—F Klavye Özgüven, Q Klavye Teslimiyet Sembolüdür.
HP Türkiye Genel Müdürü Şahin Tulga, SAP Teknoloji Günleri 2003’te Amerika’da aldığı eğitim sürecinden bahsederek düşünme eyleminin daima anadilde yapıldığını, bunun yaratıcılık ve özgüveni tetikleyeceğini, Türkçe için özel olarak geliştirilmiş F klavyenin de bu ana çıkış noktası nedeniyle özellikle kullanılması gerektiğini savunmuştur. (14)
—Bilgisayar Kullanımındaki Verimsizliğin En Büyük Etkeni İhsan Yener’e Göre Q Klavye
“Türk dilinin özelliklerine göre on parmakla-bakmadan klâvye kullanma yöntemi için çok verimli bir Standart Türk Klâvyesi 1955 yılından beri resmen varolduğu halde, İngiliz dili için 130 yıl önce (on parmak yönteminin bilinmediği çağlarda) belirlenen (ve Türkçe’deki binlerce sözcüğün yazılmasına olanak vermeyen) American Standard Code for Information Interchange (ASCII) klâvyeyi Dünya standardı zanneden ve buna eklenen, Türkçe’ye has 7 harfin, en kullanışsız yerlere bilinçsizce yerleştirilmesiyle oluşturulmuş klâvyeyi de Q Türkçe standardı olarak kabullenen kullanıcıların bu hususta bilinçsiz oluşları, bilgisayar kullanımındaki verimsizliğin en büyük etkeni olmaktadır.” (15)

SONUÇ

Bu yazıyı ülkemiz bilgisayar kullanıcılarının zaman ve kaynak israfını önlemek amacıyla hazırladım. Verdiğim linklerde çok daha detaylı bilgiler bulabilirsiniz
Bilimsel araştırmaların sonuçlarından anlaşıldığı gibi Q klavye ingilizcede dâhil hiçbir dil için faydalı değildir. Bir klavyenin işlevselliği kullanıcının dilinde en çok kullanılar harfleri parmakların en rahat ulaşabildikleri yere yerleştirilmiş olmasına bağlıdır. Her dile göre ayrı klavye tasarlanması daha doğaldır. Türkçe için en uygun klavye Fe klavyedir.
Q klavye ile hızlı yazdığını iddia edenler F ile daha hızlı ve daha az yorularak yazacaklardır. Eğer denemek isterlerse 2-3 hafta 10 parmak f klavye programı ile günde 15 dakika çalışsınlar.
Üretici firmalar, talep edildiğinde dil ayrıcalıklarını gözönüne alarak, istenen her türde klâvye ile donanım ve yazılımlar üretip satmaktadırlar; yeter ki ithalâtçı, yerli üretici ve kullanıcı, klâvye konusunda bilinçli olsun satıcı tarafından dayatılan Q klavye karşı çıksın ve kendi dilinin klâvyesini istesin. (16)
F klavye uyduruk Q Türkçe klavyesinden, Dvorak klavyesi de Q klavyeden kat kat hızlı ve zahmetsiz yazmaya yugundurlar. Bırakın türkçeyi, isterseniz ABDli olun F klavye ile daha hızlı ve kolay ingilizce yazabilirsiniz. Bu durumun bilimsel olarak açıklaması yukarıda anlatılmıştır.
1990 ların ortalarına değin de herkes F klavyeye alışmıştı. Macintoshlar da F klavye ile gelirdi. Ama PC piyasası F klavyenin önemini kavrayamadı. Yüzlerce dolarlık bilgisayarları satanlar F klavyeyinin önemini düşünmediler. Bugün bilgisayar kullanıcılarının büyük çoğunluğu Amerikanın bile bırakmak isteyipte bırakamadığı Q Klavye kullanıcısı. Vakit geç olmadan F klavyenin yaygınlaştırılmasın sağlamalıyız. Zararın neresinden dönülse kârdır. Kaybedilen zaman asla telafi edilemez.

Kaynaklar.
1 http://www.turkdilidergisi.com/96/ievren.htm
2 http://dosya.hurriyetim.com.tr/harflerimiz/fklavyebabasi.asp
3 http://turkoloji.cu.edu.tr/DIL%20SORUNLARI/01.php
4 http://dosya.hurriyetim.com.tr/harflerimiz/fklavyebabasi.asp
5 http://www.gelisimplatformu.org/uye/uye_aktivite_print.asp?akt_id=1493
6 http://www.turkdilidergisi.com/96/ievren.htm
6 http://www.yenisafak.com.tr/arsiv/2001/temmuz/05/bilisim.html
7 http://dosya.hurriyetim.com.tr/harflerimiz/dhizlan2.asp
8 http://www.turkdilidergisi.com/96/ievren.htm
9 http://www.biltek.tubitak.gov.tr/merak_ettikleriniz/yazici_dostu.php?kategori_id=19&soru_id=1304
10 http://dosya.hurriyetim.com.tr/harflerimiz/zbolukbasi2.asp
11 http://www.medyatava.net/fklavyeyazilar.asp?yazar=yurtsan+atakan
12 http://www.yenisafak.com.tr/arsiv/2004/nisan/27/bilisim.html
13 http://www.yenisafak.com.tr/arsiv/2004/mayis/04/bilisim.html
14 http://www.kongar.org/medyanotu/251_F_Klavye_Firtinasi.php
15 http://www.medyatava.net/fklavyeyazilar.asp?yazar=yurtsan+atakan
16 http://www.turkdilidergisi.com/96/ievren.htm

8.06.2006

Danimarka’nın Yaptığı

 Her şey bir gazetenin yayınladığı Peygamberimize saldırı karikatürleriyle başladı ve hızla yayıldı tüm dünyaya. İlkokul çocuklarının bile yapmayacağı bir HATA koskoca adamlar tarafından yapıldı�İnsanların inançlarına saygısızlık hiçbir dönemde uygun karşılanmamıştı, gene de karşılanması beklenemez de�. Bazı konular vardır ki tartışmaya bile gerek yoktur ve bunu hepimiz biliriz.

Gazete halen yaptığı hatadan dolayı özür konusunda kararsız, karikatürleri çizenler ise haklılıklarını savunacak kadar zeka özürlü. Sanatçı olarak kabul edemeyeceğim bu insanları zavallı olarak görmek zorundayım. Saldırdıkları konunun üzerinde detaylı düşünmekten aciz bu insanlara sanatçı dersek gerçek sanatçılara hakaret etmiş olacağız çünkü.

Dünya bir delinin kuyuya attığı taşı çıkartmaya çabalarken, ölüden menfaat arayan bir çok çevre de bu bulanık ortamdan nasıl faydalanacağının hesaplarını yapıyor.
– Kimi basın kuruluşları olayların çıktığı ülkelerdeki Müslümanların hırçınlığını göstere göstere, Bakın bu Müslümanlar bir karikatürü bile kaldırabilecek olgunlukta değiller diye haberler yapıyorlar�
– Cep telefonu şirketlerini zengin etme savaşına giren birileri, cep telefonlarına mesaj göndererek insanları bazı ürünleri boykot etmeye çağırıyorlar, oysa yazdıkları listedeki ürünlerin neredeyse hiçbiri Danimarka merkezli ürünler değiller.
– Birileri gene mesajlar göndererek milleti sokaklara davet ediyorlar.
– Yapılan mitinglerin arkasında islamiyeti savunduğunu ve sahiplendiğini iddia eden parti çıkıyor ve onlar da bu toplanan kalabalıkları kendi çıkarlarına alet etmiş oluyorlar.

Arada kaynayan bizim Peygamberimiz oluyor maalesef�.

Müslüman akıllı olmalı� Dinimizin mükemmelliği ne kadar doğru ise , bizlerin cahillikleri de bir o kadar doğru. Eğri oturup doğru konuşmak gerekiyor. Sokaklara dökülerek dininizi koruyamazsınız. Adam döverek, konsolosluk taşlayarak, bayrak yakarak bir şeyleri anlatmaya çalışamazsınız.

Siz bunları yaparken, birilerinin ekmeğine yağ sürmekten öteye gidemezsiniz maalesef�.Partiler sizi kullanır, bizim bu kadar kalabalık toplayacak gücümüz var diye havaya girerler, basın sizleri tüm dünyaya vahşi insanlar diye lanse eder, kendi ülkenizde üretilen ürünleri boykot edip kendi ekonominize zarar verirsiniz, Peygamberi koruyacağız derken daha fazla düsman kazanırsınız�.

Gelin sakin bir şekilde düşünerek, kimseye alet olmadan, zararsız insanlara zarar vermeden, sadece hatayı yapanlara savaş açmayı deneyelim. Kimsenin oyuncağı da olmayalım derim�..

20.02.2006

Vatan Elden Gidiyor !!

İlkokula başladığımız andan üniversiteyi bitirdiğimiz ana kadar aldığımız, Atatürk ilkeleri ve İnkılap Tarihi derslerimizin son zamanlarda fazla bir etkisinin üzerimizde kalmadığını hissediyorum. O, Büyük Lider Atatürk’ün, bize vermeğe çalıştığı vatanseverlik, galiba kitaplarda kalmış durumda….
Şimdi diyeceksiniz ki, neden durup duruken bu adam, bu şekilde yazdı? Haklısınız…Neden acaba? Nedeni oldukça basit. Ülkemiz elden gidiyor arkadaşlar, Uyanın artık !!!

Kurtuluş Savaşı yıllarında, ülke ekonomisi yıkılmış, her taraftan DÜŞMANlar saldırıp, ülkeyi bölme ve pastadan pay kapma savaşına girmiş, millet cephede düşmanla savaşırken, birileri kendi yaşadığı toprakları SATMA SEVDASINA girmiş……Hatta işi ileri götürüp, AMERİKAN ya da İNGİLİZ MANDASI altına girmeyi teklif edecek VATAN HAİNLERİ türemişken, Ulu Önderimiz Atatürk, 19 Mayıs 1919’da harekete geçerek, Milli Birlik ve Uyanışımız Hareketine başlamıştı…..

Gün bugün….Aradan geçen 80 küsür yıl sonunda, olanlar unutulmuş olmalı ki, bugün de BİRİLERİ ÜLKEYİ SATMA DERDİNDE…O gün Amerikan veya İngiliz Mandası teklif edenlerin TORUNLARI, bugün de AVRUPA BİRLİĞİ MANDASINA GİRMEYİ TEKLİF EDİYOR ve bunun uğruna propogandalar yapıyorlar!

Ben bir Atatürkçü eğitimle yetişmiş bir gencim! Bana verilen eğitim, bugünkü karmaşanın çok yeni ve ilk olmadığını gösteriyor…. Fazla uzatmayacağım….Sizi NUTUK’tan aldığım bir küçük bölümle başbaşa bırakıyorum!!!!

A) Genel Durum
1919 yılı mayısının 19’uncu günü Samsun’a çıktım. Ülkenin genel durumu ve görünüşü şöyle:
Osmanlı Devleti’nin içinde bulunduğu grup I. Dünya Savaşı’nda yenilmiş, bir ateşkes anlaşması imzalanmış. Millet yorgun ve yoksul durumda. Milleti savaşa sürükleyenler, ülkeden kaçmışlar. Vahdettin, şahsını koruyabilecek alçakça önlemler araştırmakta. Hükümet âciz ve korkak. Yalnız padişahın iradesine boyun eğmekte. Ordunun elinden silahları alınmakta.
İtilâf Devletleri anlaşma hükümlerine uymuyor. İtilaf donanma ve askerleri İstanbul’da. Adana, Urfa, Maraş, Gaziantep işgal edilmiş. Antalya, Konya, Merzifon ve Samsun’da düşman askerleri bulunuyor. Her tarafta yabancılar, özel ajanlar faaliyette.
15 Mayıs’da Yunan ordusu İzmir’e çıkartılıyor.
Ordu birlikleri, iki müfettişliğe bağlı kolordulardan ibaret.
B) Kurtuluş Çareleri
Yurtseverler kurtuluş çareleri düşünüyor. Kurdukları dernekler kendi bölgelerini kurtarma, merkezden ayrılma amacı güdüyor.
Azınlıklar kendi çıkarları için çalışmakta.
*Milli varlığa düşman kuruluşlar türemiş. Kimi aydınlar Amerikan mandası istiyor.
Yurtseverler çare arıyor. Kurtuluş çarelerinin iki koşulu : Padişah’a bağlılık, büyük devletleri gücendirmemekti.
*Kurtuluş çareleri : İngiliz himayesi, Amerikan mandası ya da bölgesel kurtuluş…

Bab-ı Ali’de, basında o tarihlerde münakaşa edilen ve üzerinde en fazla durulan konu, “ Manda” konusudur. İngiliz Mandası mı, Amerikan Mandası mı? Sivas Kongresinin de en fazla münakaşa ettiği konu, budur. Ve eğer Büyük Atatürk’ün o sağlam, yıkılmayan iradesi olmasaydı, Sivas Kongresi’nden belki Manda kararı çıkardı.

UYANIN MİLLET!!!! VATAN ELDEN GİDİYOR!!! HEM DE GÖZ GÖRE GÖRE!!

17.10.2002

Turla Mı Yalnız Mı Seyahat Etmeli

Yurtdisi seyahatlerinde cogumuzun kafasinda bir sorudur bu konu….Acaba grupla gitsem rahat edebilirmiyim? yoksa kendi basima bir program yapsam nasil olur? Bu yazimizda bu konu ile alakali fikirler sunmaya calisacagim sizlere….

Oncelikle ingilizce bilmiyorsaniz dogal olarak size tavsiyem turla seyahat etmenizdir. Neden mi? Tur operatoru sizin sikintilariniza yardimci olacagi icin. Yaninizda sizin gibi turistler olacagindan yalnizlik korkusunu da uzerinizden atmis olacaksiniz kolaylikla. Oyleyse ingilizce bilmeyenler icin turlar avantajli diyebiliriz.

Eger sikilgan bir kisiliginiz varsa bu noktada da turla seyahat etmek isinize gelecektir cunku birlikte hareket edildigi icin birebir sikinti fazla yasanmayacaktir sizin icin.

Sahsen bana sorarsaniz turla gitmenin keyifli taraflari oldugu kesin derim. Birkac sene once Italya Turuna katilmistik ve o turda cok keyifli anlar yasamistik. Yeni dostlar kazanip geri donmustuk.

Turlarin sikintilari yok mu ? tabii ki var.Mesela otellerin nasil cikacagina emin olamiyorsunuz. Gidilen yerlerde istediginiz gibi hareket edemiyorsunuz. Spesifik hareket etmeniz zor oluyor …

Tek basina seyahatte ise insan biraz ozgur davranmanin zevkini yasiyor.istediginiz yere gidiyorsunuz. Ozgurlugun tadini cikariyor ve kaybolma zevkini yasiyorsunuz bu sekilde.

Ben genellikle is seyahatlerimden arta kalan zamanlarda kendime ayirip yeni yerleri gormeye calisiyorum ama dogrusunu isterseniz hic bir seyahatimde Tur ile gittigim kadar guzel yerler gormedim. 10 senedir Milano`ya giderim ama turla gittigim zaman gordugum kadar cok yeri halen goremedim.

Kisacasi eger yurtdisina gezmek icin gidecekseniz, ve yeni yerler gormek istiyorsaniz en ucuz ve saglikli ve de guvenli yol bence Turlar olacaktir.

Macera yasamak isteyenlere sozum meclisten disari tabii ki:))

21.06.2002

Kemer

Antalya’ya uçakla gidiyorsanız, taksi fiyatlarının yüksek olduğunu bilerek gitmenizde fayda var.

Turistik bir yer olduğu için, fiyatlar Euro üzerinden fikslenmiş durumda. Mesela Antalya-Kemer arası 40 kilometrelik bir uzaklık ve taksi fiyatı 50 Euro.

Kaldığım otel ile en yakındaki kasaba arası sadece 3 km olmasına rağmen taksi fiyatları İstanbul’dan daha pahalıya geldi.

Anadoluda fiyatlar İstanbul’dan ucuzdur deyip, nakit paranız olmadan çıkmayın yola derim.

Antalya- Kemer arasında yol çalışmaları yüzünden öğle saatlerinde bazen yollar trafiğe kapatılarak, yol çalışması yapılıyor, programınızı yaparken bu noktaya dikkat etmenizi tavsiye ediyorum.

22.07.2004

Avrupa Birliği Laik Değil!!!!

Basında çıkan son haberler iyice dikkatimi çekmeye başladı. Kıbrıs ile alakalı gelişmeleri takip edenler bilirler, Kıbrıs ve Yunanistan’da papazlar, kiliselerde özel dualar ediyor ve halkı birleşme karşıtı örgütlendiriyorlar… Adamların şahsi inancına diyecek birşeyimiz yok tabii ki…. Yalnız ortada ilginç olan bir konu var… Laik Avrupa Birliği’nin vazgeçilmez üyesi Yunanistan, Laik bir ülke değil, bu da demek oluyor ki AVRUPA BİRLİĞİ LAİK DEĞİL!!!!

Bu adamlar karşımıza hep Laiklik problemiyle gelirler senelerdir ve Türkiye Laik bir ülke olmadığı sürece Avrupalı olamaz demeyi bilirler… Burada onlara bir hooop kardeşim diyor ve susturuyoruz. Açın Yunanistanlı kardeşlerinize önce din-devlet işlerini ayırmaları gerektiğini öğretin, sonra gelin bize LAİK AYAKLARI yapın…..

Bir gün uyanacağız diye ümit ediyorum ama bu Avrupa Yalakaları varoldukça işimiz çok zor. Hep diyorum, gene diyeceğim, Atatürk yaşasaydı asla Avrupa Birliği Mandası altına girmemizi kabul etmezdi, nerede öyle liderler bugün?????

Avrupa Birliği, bize dar gelir, bırakalım bu eski sistemleri, önümüze engel olmasınlar yeter bize…..

ATA’nın değeri yıllar sonra anlaşılıyor bir kez daha…..

Saygılarımla

20.04.2004

Şatolar Yoluyla Normandiya – Fransa

Hülya ile Gül aşkın kenti Paris’ten yola çıktılar. Şatolar bölgesinde Ortaça’dan günler çalıp, krallarla arkadaşlık kurdular. Normandiya’nın upuzun kumsallarında gün batımında med-cezir rüyası, Mont St. Michel’in mucizesi, martıların şarkıları, yemyeşil nehir kıyıları ve çiçeklerle bezeli şirin kasabalar onlara yeni bir dünyanın kapılarını açtı. Şimdi sıra sizde!

—————————————–

Işıltılı bir Paris gecesinde, Seine kıyısından başlıyoruz rüya gibi bir yolculuğa. Louvre’un önündeki cam piramit ay ışığıyla oynaşıyor. Louvre’un arka bahçesine kocaman bir lunapark kurulmuş. Atlıkarıncalarda çocuklar neşeyle dönüyor. Dev dönmedolap herkesi Paris göklerine çıkarıyor. Saint Michel yolundaki, trafiğe kapalı ahşap köprünün üstünde gençler gece pikniği yapıyorlar. Kareli battaniyeler, havlular serilmiş, şaraplar açılmış, peynir tabakları, salkım üzümler, kahkalar, öpüşler, şarkılar… İnsan hemen aralarına karışmak, romantik bir Fransız filminin aşık kadını olmak istiyor. Eiffel Kulesi her saat başı elmas şıkırtılarıyla göz kamaştırıyor. Eiffel’in etrafındaki parklar, meydanlar, havuzbaşlarında adeta büyük yaz şenliği yaşanıyor. Sokak müzisyenleri neşeli şarkılar söylüyor, renkli etekleriyle dönerek dans eden Mısırlı dans dansçılar rüyamıza egzotik renkler katıyor, Paris’te son yaz günleri sanki büyük bir karnavalla kutlanıyor. Ama bizim yolumuz uzun. Sıcak bir Paris sabahını arkamızda bırakıp, Şatolar bölgesine doğru masalsı bir yolculuğa çıkıyoruz…

İlk gün Loire Nehri boyunca yol alıyoruz. Yüksek çatılı köy evleri çıkıyor karşımıza, salkım söğüt ağaçlar sulara eğilmiş. Çiçekler içinde kasaba yollarından geçiyoruz, köprüler, su kuşları, kilise çanları, kuzucuklar, gül bahçeleri, sarıdan kırmızıya dönen yapraklar, muhteşem güzellikteki köy evleri, tepelere kurulmuş kocaman şatolar ve yüksek kuleler… Muhteşem manzaralar bizi ortaçağdan kalma bir masalın içine doğru sükunetle çekiyor. Rehberimiz Suzi ise bize geçtiğimiz yollar, bölge halkı, tarihi, gideceğimiz yerlerin zenginlikleri ile bilgilendiriyor. Suzi gerçekten de gördüğüm en mükemmel rehber. Hem çok bilgili ve entelektüel, hem de tüm bunları bize öylesine güzel hikayelendirerek anlatıyor ki, hepimiz çok keyif alıyoruz onu dinlemekten..

Şatolarda Ortaçağ masalları

Chambord Şatosu’nun kapısında, beyaz atlı Prens. Kırmızı pelerinini savurarak, vakur bir reveransla selamlıyor bizi ve görkemli ağaçların arasında atıyla dörtnala kayboluyor. Gerçek bir şatonun kapısından giriyoruz. Leonardo da Vinci’nin tasarımı sarmal merdivenlerden çıkarken, gizemli bir oyunun içinde kaybolacağıma inanıyorum. Kocaman salonlardan geçip mahrem yatak odalarına giriyoruz. Kasvetli elçi kabul odaları, büyük şömineli karar odalarına açılıyor. 16. yy’da 1.Françoise’nın yaptırdığı bu şato, Erken Rönesans döneminin en muhteşem örneklerinin başında geliyor. Süslü tavanlar, gotik kuleler, İon sütunlar, bulmaca gibi merdivenler, kapıları süsleyen 1. Françoise’nın amblemi alev püskürten semander kabartmaları çok boyutlu bir ortaçağ masalı yaşatıyor konuklarına. Beyaz atlı prense, şatonun kulesinden el sallıyoruz ve bir masaldan çıkmadan, bir başka şatonun muhteşem bahçesinde, tutkulu bir aşk hikayesine konuk oluyoruz. “Hanımlar Şatosu” olarak bilinen Chenonceaux Şatosu’nun, çiçeklerle bezeli Rönesans bahçesinde yürürken, karşınızdaki manzaranın kesinlikle bir masal kitabından fırlamış olduğuna inanıyorsunuz. Küçük balkonları, oval pencereleri, zincirli köprüsü, gümüş rengi kuleleri ile burada ancak bir masal prensesi yaşamıştır ya da Peri Padişahının güzel kızı. Şatonun altından, Loire Nehri’nin bir kolu geçiyor. Yani odaların, mutfakların, şıkırtılı avizelerle süslü görkemli salonların altından yüzlerce yıldır sular akıyor. Duvar süslemeleri, renkli kadifelerle süslü yatak odaları, armalı deri koltukları bir kadını mutlu edecek her ayrıntı, tutkulu bir aşkın izlerini taşıyor. 16 yy’da, 2. Henry büyük aşkı, güzel metresi Diane de Poitiers için yaptırmış bu şatoyu. Av Tanrıçası Diane’ye gönderme yapan tablolarda, aşık bir kadının tüm güzelliği, yüzlerce yıldır tüm ihtişamıyla hala parıldıyor. O tarihten sonra da bu şatoda hep Fransa Kralları’nın metresleri yaşamış. Zaten bu yüzden adı Hanımlar Şatosu ya.
Küçük bir köprüden geçip giriyoruz Amboise kasabasına. Şehrin adını taşıyan görkemli şato, tüm heybetiyle karşılıyor bizi ve kasabanın tenha sokakları 14 Lui döneminden bugüne uzanan bir tarihi geçit yaşıyoruz. Tepenin sonunda 14. Lui’nin yakın arkadaşı olan Leonardo da Vinci’nin sırlarla ve büyülü güzelliklerle dolu şatosu çıkıyor karşımıza. Devasa ağaçlarla dolu yemyeşil bahçede Vinci’nin tasarımlarından parçalar, insanın zihninde yepyeni kapılar açıyor. Bir kadın sesi, lirik bir arya söylüyor, kemanlar sanki geçmişten bugüne çalıyor. Vinci’nin el yazmaları, yaptığı icatların maketleri ve hayatının gizli ayrıntılarıyla dolu bu şatoda öyle yüksek bir enerji var ki, insan kesinlikle Vinci’yi ağaçlar arasında gördüğüne ya da bir anda pencereden baktığına yemin edebilir.

Bir kadeh şampanya!

Tours, tipik Fransız şehirleri gibi, tüm meydanları, pencereleri, sokak lambaları, kapı önleri ile çiçeklerle bezenmiş. Şehrin kalbi, eski kentin meydanında atıyor. Ahşap ve taşın birleşiminden yapılan muhteşem binalar, 16 yy başlarından beri olduğu gibi korunuyor. Öyle güzel bir mimarisi var ki şehrin, insan hangi köşe başına, hangi binanın penceresine bakacağını şaşırıyor. Oturuyoruz meydandaki küçük lokantalardan birine, geçmişle bugünün birbiri içindeki geçişlerini şaşkınlıkla seyrediyoruz. 22 kişilik bu turumuzdakileri yakından tanıdıkça, resmen şaşkınlık geçiriyoruz. Mesela Ankara’dan katılan İnci’nin dünya üstünde gitmediği bir Vietnam civarları kalmış, bir de Portekiz. Fitnat Hanım’la Firdevs Hanım ta liseden arkadaşlar. İkisi de bugün 82 yaşında ve turun en genç, en zarif, en şık iki hanımı. Onlar da gizli gezginlerden. Mersin Potur Lisesi Coğrafya Öğretmeni Ferit Bey’in öğrencileri çok şanslı. Çünkü Ferit Bey ülkeleri gidip görüyor, kültürünü bütün ayrıntılarıyla öğretiyor öğrencilerine.
Sakin ve huzur içinde bir başka kasaba olan Saumur’un meydan kafelerinde bir öğle yemeği molası verip, ardından Grenelles şarap mahzenlerinin serin dehlizlerinde muhteşem bir tura daha çıkıyoruz. Karanlık koridorlar, dev boyutlarda ahşap fıçılar, sürekli çevrilen binlerce şişeler… Burada şampanya yapını tüm ayrıntılarıyla öğreniyor ve nefis şampanyaların tadımını yapıyoruz. Bu mahzenlerin sahibi bir kontmuş ve tıpkı filmlerdeki gibi bir şatoda yaşıyormuş. Yolumuz üstündeki Langeais adındaki köyde ise, surları, minik pencereleri, kalkınca kapı olan zincirli asma köprüsüyle tam bir ortaçağ şatosuna giriyoruz. Köy ise minicik meydanı, su kenarındaki verandalı evleri, nilüfer çiçekleri ile sanki bu dünyaya ait değil. İnsan hayatını burada huzur içinde geçirmek için içinden dua etmeye bile başlıyor.

Gün Batımında Med-Cezir

Fransa’nın kuzeyine doğru çıktıkça, doğa adeta çıldırıyor. Yeşilliklerden, yüksek çatılı şahane evlerin gül bahçelerinden, çiçek tarlalarından gözümü alamıyorum. Atlantik Okyanusu kıyısındaki St. Malo, inanın dünyanın en güzel köşelerinden biri. Cıvıl cıvıl, çok renkli, çok hareketli ve bir o kadar da gizemli dokusunu koruyor. Marinadaki tekneleri arkada bırakıp, kenti çevreleyen surların büyük kapısından şehre giriyoruz. Laternacı kadın neşeli bir şarkı söylüyor, gençler kocaman dondurmalardan yiyip ortalarda piyasa yapıyor, balık lokantaları yavaş yavaş akşam hazırlığını yapıyor. Ara sokaklarda taş basamaklar, minik kafeler, şık butikler, neşeli barlarla dolu. Her meydanda sokak müzisyenleri konserler veriyor. Otelimiz ise kırmızı çiçekleri, camekanlı kış bahçesi dekorasyonu ile çok sevimli ve çok tatlı bir rüya adeta. Gün batımına yakın, surların arkasında kalan plaja gidiyor, kendimizi Atlantik’in tuzlu sularına atıyoruz. Karşımızda küçük bir ada, martılar kumsalda bizimle birlikte dolaşıyor. O kadar mutluyuz ki Gül’le ikimiz, sonsuza kadar burada yaşayabiliriz. Kumdan rengarenk deniz kabukları topluyoruz saatlerce, deniz kuşlarıyla şakalarımıza resmen gülerek karşılık veriyor ve güneş tam karşımızda çingene pembesi rengine dönüşerek yavaş yavaş batmaya başlıyor. Mutluluktan ölmek dedikleri bu olsa gerek. Ve gerçek bir mucizeye öyle hazırlıksız yakalanıyoruz ki, şaşkınlıktan resmen dilimiz tutuluyor. Evet, bir yandan güneş pembe pembe batıyor, öbür taraftan sapsarı ay parlıyor. Kumsal uzadı, sular gözümüzün önünde çekilip çok ötelere gitti, denizin içindeki bütün duvarlar bir anda açığa çıktı. Karşıdaki adaya resmen denizin üstünden yürüyerek gidiyoruz. Med-Cezir mucizesi ile huşu içindeyiz! Sabah gün doğarken koşarak geliyoruz sahile, deniz bizden önce gelmiş. Kumların üstü martıların ayak izleriyle kaplı. Kumsalda uyuyan gençler yavaş yavaş uyanıyor. Kesinlikle hayatımızın sonuna kadar burada yaşayabiliriz.

Mont Saint Michel Mucisezi

Normandiya kıyısındaki Mont. Saint Michel’in fotoğrafını yıllar önce bir dergide gördüğüm an aşık olmuştum oraya. Bir zamanlar hacı olmaya gelen insanların inançlı coşkusu içindeyim adeta. Küçük orta çağ sokaklarından, tepedeki kiliseye doğru tırmanırken, kendimi “Gülün Adı” filminin içinde sanıyorum. Öylesine gizemli ve gerçeküstü ki, inanılır gibi değil. Daracık merdivenlerden geçip, susmaya yeminli rahiplerin minik bahçesine çıkıyoruz. Kemerler, dev sütunlar, pencerelerden sızan gün ışığında hayal gibi duygular uyandırıyor. Kralların yemek odasında uçan bir halı, duvarlarda geçmişten gölgeler… Suzy St. Michel’in mucisini anlatırken, kolumdaki bilezik tak diye açılıp yere düşüyor. Bunun bir işaret olduğunu biliyorum ve karanlık köşedeki Meryem heykelinin önünde, bir mucizenin gerçek olması için St. Michel’e dua ediyorum. Med-Cezir saatlerinde surların dışında dolaşmak yasak, çünkü deniz dadikada 62 metre hızla geliyormuş. Ve sular geldiğinde burası resmen bir adaya dönüşüyor. Sizce de bu bir mucize değil mi?
Manş denizi kıyısındaki Trouville ve Dauville, birbirine küçük bir köprüyle bağlanan şık ve klas birer tatil şehri. Dauville’in yüksek çatılı muhteşem villaları ve Haute Couture butiklerle dolu sokakları insanın aklını başından alacak kadar güzel. Paris’li ve Amerikalı zenginler yaz tatillerini burada geçiriyormuş. Trouville ise yüzlerce balık lokantası, sayısız barları ve kafeleri ile tam bir eğlence merkezi. Akşama doğru otelin penceresinden görünen plaja koşarak gidiyoruz. Ama o da ne, deniz yok! Gerçekten de deniz iki km ötede ve her yer kumsal olmuş. Dubalar açıkta, çok çocuklu aileler, ıslak kumlar üstünde güneşleniyor, yemek yiyor, eğleniyor. Dalgaların kıvrım yaptığı izlerin üstünde yürüdüğümüze inanamıyoruz. Gün batmasına yakın, deniz gelmeye başlıyor. Her dadika bize bir dalga boyu daha yaklaşıyor. Ve bir saat içinde, iki km’yi aşıp önümüze kadar geliyor. Denizin üstü batan güneşin ışığı ile kıpkırmızı. Biz çılgınlar gibi kendimizi dalgaların üstüne atıyor, bu mucizevi güzellikleri yaşadığımız için durmadan şükürler ediyoruz. Martılar denizin üstünde çığlık çığlığa, balık kapma telaşında. Az önce karaya oturmuş tekneler, suların yükselmesiyle teker teker balığa çıkıyor. Gece yarısına kadar serin Manş sularından bizi kimse çıkaramıyor. Gece ise Jumbo karidesler, midyeler ve istakozlarla kendimize nefis bir ziyafet çekiyoruz. Meydandaki kumarhaneye girdiğimizde rulet masasındakiler bize; “Siz hangi ülkenin prenseslerisiniz” diye soruyorlar. Buradaki erkekler ne kadar da centilmen!

Etratet’de kalp hırsızlığı

Normandiya’nın yemyeşil yollarında gitmek, lirik bir şarkıyı söylemek kadar güzel. Emprestyonist ressamların şehri olarak bilinen Honfleur’ün rengarenk yüksek evlerine ışık öyle güzel vuruyor ki, Manet’nin, Sisley’in tablolarını hatırlıyor insan. Kıyıdaki tekneler, şık kafeler, ahşap gotik kilisenin incelikli güzelliği, sürprizlerle dolu sokakları, her bir adımda yepyeni güzellikler sunuyor konuklarına. Atlantik kiyısındaki Etretat ise bir başka mucize adeta. Kocaman çakıllarla dolu sahili, dev uçurumları, içi boş sivri kayaları, çiçek bahçesi içindeki villaları ile gerçekten de insanın aklını başından alacak kadar etkileyici. Viktor Hugo şiirlerini burada yazması boşuna değil elbette. Arsen Lüpen’in evini gezmek ise, insanda kalp hırsızlığında uzman olmanın yollarını öğretiyor desem inanır mısınız? Normandiya’nın tarihi başkenti rouen’de yüzlerce çan kulesi geçmişten bugüne adeta birer hatıra saçıyor. Rouen evlerinin mimari güzelliklerinin ise yeryüzünde resmen birer örneği daha yok. Jean Dearc uzun yıllar bu şehirde hapsedilmiş. Yakıldığı yerde ise bir küçük anıt ve onun adına adanmış, modern mimarisiyle göz kamaştıran bir kilise var şimdi. Paris’e dönüş yolunda, ünlü Versailles Sarayı’nı geziyoruz. Muhteşem bahçeler, heykeller, tavan ve duvar süslemeleri, Marie Antoinette’in yatak odası, Mozart’ın konser verdiği salonları ile Versailles, 14. Lui’nin şaaşalı hayatını bugün bile yaşatıyor. Son günümüz ve gecemizde yine Paris’teyiz. Deliler gibi alışveriş, nehir kıyısında romantik yürüyüşler, St Germen kafelerinde soluklanmalar, Eiffel karşısında Paris’e methiyeler düzmeler. Normandiya ve Bretanya şehirleri kocaman bir kase dolusu dağ çileğiydi, Paris’te üstüne kreması oldu. Cafe Tur bize mucizelerle dolu bir rüya sundu. Sizce böylesine bir rüyayı yaşamak için derhal yollara düşmeye değmez mi?

21.06.2004

Tayvan – Tayvan

Tayvan benim ilk gozagrimdir, 1990 yilindan beri senede 2 kez ziyaret ederim.Taipei bildiginiz uzere Taiwan`in baskenti. Genelde seyahatlerim Taipei agirlikli olmakta…

Lisedeyken isyerine Tayvan’dan mektuplar gelirdi ve Gönderen kösesinde “Taiwan, ROC” diye yazardi…O zamanlar daha yeni yeni ingilizcemin gelistigi dönemler oldugundan ROC ne demek acaba diye düsünür dururdum….en sonunda ögrendim neymis ROC ? Republic Of China demekmis.

Tayvan`da tayvan cincesi konusulmaktadir, bu biraz sive farki olan bir cincedir, Tayvanca diye bir dil de kullanilir ada sakinlerince ve bu biraz daha zor anlasilir bir dildir. Tayvan`da cincenin en eski sekli basitlestirilmemis cince kullanilir, simdi sorabilirsiniz ne demek bu diye, anlatayim . Cin`de alfabedeki zorluklari kolaylastirmak icin bircok karakteri kisaltmis ve karakterlerin daha kolay yazilmasi programina girilmistir, okullarda artik bu tip basitlestirilmis alfabe ogretilir Cin`de, ama Tayvan klsaik alfabeden odun vermemektedir, bu nedenle Tayvan`daki bazi karakterleri Cin`de artik goremezsiniz.

Cin ile Tayvan arasindaki sogukluklar cesitli zamanlarda ekranlarimiza gelmekte..Cin taraftari politikacilarla, ozgurluk taraftari politikacilarin sac saca, basbasa kavgalarini buradan gulerek izlemis olsakta, olaya biraz dikkatli bakinca aslinda ne kadar zor bir secim oldugunu kolayca anliyoruz. Cin ile birlesmek nasil olacak? SOnra bir donem Cin bu insanlari kendi eliyle kovmus Cin`den, simdi Tayvanlilaa gelin biz birlik olalim demeleri ne kadar baglayabilir bir Tayvanli`yi? Politikacilarin da cozmeye calistigi ama sonunda kavgaya tutustugu nokta iste bu…Birlik mi , ozgurluk mu? Bekliyorum bakalim ne olacak sonucta… Ama sunu belirtmeden gecemiyecegim…Amerika Tayvan uzerinde daima onemle duruyor ve Jandarmaliktan vazgecmiyor, Cin ile her toplantida TAYVAN meselesi konusuluyor…..

Cinliler Tayvan`i sanki kendilerinin bir parcasi gibi gostermekten cekinmiyorlar ve son 5 seneden beri ozellikle her Cin haritasinda Tayvan eyaleti olarak ciziyorlar. Konustugum neredeyse her Cinli Tayvan Cin`in bir parcasidir diyor, ama konustugum her Tayvanli`dan ayni sozleri duydugumu soyleyemiyecegim…Tayvanlilarin halen buyuk bir cogunlugu ozgurluk taraftari.

Tayvan`in o kadar cok eski bir tarihi yok, tabii ki yasayan ilkel kabileler olmus cesitli donemlerde ama oyle mukemmel bir uygarlik olarak yukselememisler..bunda da ada olmanin ve disa acilamamanin verdigi sikinti unutulmamali. Zaten Tayvan`in soyle ciddi anlamda onemi 17.ci yuzyilda basliyor. O zamana kadar yasayan kabileler balikcilikla ugrasan insanlardi. Daha sonra Cin`den insanlar yavas yavas bu adaya yerlesmeye basliyorlar ve en onemli nufus artisi 2. Dunya savasi sonrasi Cin`den gelen gocmenler tarafindan oluyor ve bugunku modern Tayvan`in ortaya cikmasi iste bu doneme rastliyor.

Adaya yerlesen Cinliler`e yeni is imkani saglamak dogal olarak onlarin buraya gelmelerinde onayak olan Amerikalilara dusuyor ve yeni yeni fabrikalar, agir sanayiler buraya kurulup insanlarin dunyaya acilmasi ve mal satmalari destekleniyor. Bu destekler tabii ki insanlik namina degil politik nedenlerle yapiliyor. Kimse elin Cinlisine Allah rizasi icin kalkip Amerika`dan gidip yardim etmiyecegine gore:) Bu konuyu fazla incelemeye burada gerek yok saniyorum.

Taipei ilginc bir sehirdir…Sokaklar o kadar birbirine benzer ki, her gectiginiz yeri digerine benzetirsiniz. Mesela Nanjing caddesi en buyuk caddelerden biridir ve bir cok bolumden olusur, dogu , bati, birinci kisim, besinci kisim vesaire…Eger bir adrese gidecekseniz kesinlikle hangi kisim olduguna dikkat edin yoksa ortada kalabilirsiniz…

Taipei`de onemli turistik merkezler arasinda Tarih muzesi beni en cok etkileyen yerdir. Eger vaktiniz varsa kesinlikle kacirmayin derim. Burada Tayvan tarihinden kesitleri ogrenirken ayni zamanda eski donemlerde TIBET RAHIPLERInin insan kafataslarindan nasil icki kadehleri yapmis olduklarini ve bugunlerde bu kadar populer olmalarina karsin gizli kalmis ne gibi ozellikleri oldugunu bu muzede biraz gorebilirsiniz. Ama ozellikle bu bolumde fotograf cekilmesine nedense izin verilmiyor, dusunuyorum da acaba insanlarin Tibet rahiplerine bakisinin degisebileceginden mi korkuyorlar ki?

Taipei tapinaklari icinde en etkileyici olani bence LUNGSHAN tapinagi..17. yuzyildan kalma bu tapinagin daha sokagina girdiginizde burnunuza tutsu kokulari gelecektir…Icerde dua edenler, tutsulerle tanrilara dert anlatanlar , egilip yeri openler gorurseniz sasirmayin. Tayvanlilar Cinlilere nazaran daha dindardirlar. Din ozgurlugu burada daha fazladir. Lungshan Tapinagi da mukemmel bir fotograf malzemesi olarak kullanabileceginiz bir eserdir.

Tapinagin hemen onunde aksam vakitlerinde KOR MASAJCILAR siralanir… Bu korlerin cok iyi masajci olduklarini ogrendim. Ben yaptirmadim ama tavsiye edildi , denemesi size kalmis:)))

Tapinak civarinda NIGHT MARKET yada gece marketini sorun… Gece marketinde ufak tefek hediyelik esya ve incik boncuk bulacaginiz gibi asil ilginc olan Yilan Marketini de goreceksiniz.. Bu market kucuk bir pasajdan olusuyor, ozelligi ise buraya insanlarin gelip ozellikle yilan ve su kaplumbagasi eti yeme ve kani icmeleri.. Fotograf cekmek kesinlikle yasak burada, ama ozellikle yilanlarin nasil kesildigi , kanlarinin ickiyle karistirilip nasil icildigi, daha ilginci ise, yilan zehirinin nasil akitilip onun bile icildigine sahit olacaksiniz.. Bu noktada burada tayvanlilara soyle boyle demek derdinde degilim tabii ki cunku onlarin kulturune gore yilan ve su kaplumbagasinin eti de kani da cok degerli ve genclik asisi sayiliyor. Insanlar ozellikle gelip burada o kadar para verip yemeklerini yiyorlarsa bir nedeni vardir onlara gore oyle degil mi???

Bilgisayar ve elektronik uzerine birseyler bakiyorsaniz, BADEH Caddesine gidin.Ama ic piyasada fiyatlar o kadar cazip gelmiyecektir bastan soyleyeyim. Ben sahsen hayal kirikligina ugramistim gittigimde ama gene de yeni teknolojilere bakmak isterseniz bir bakmakta fayda var derim.

Bugün dünya bilgisayar sektörünün kalbi Tayvan’da atmakta..Bu sadece bilgisayar için degil daha birçok sektörde böyle.Çogunuzun cebini süsleyen kalemler, evinizde isyerinizde kullandiginiz elektronik cihazlar ve daha nice esyalarda ‘Made in Taiwan’ yazisini görmek mümkün…Insan şöyle bir düsünüyorda bizim yuzolcumumuz yaninda sadece bir sehrimiz kadar yüzölçümüne sahip olan bu ADA’dan eksigimiz ne acaba ?

Tayvan`da yemek konusundaki problemi son senelerde biraz atlattik sayilir cunku acilan KUNMING Restaurant bizim zevkimize yakin yemekleriyle en azindan pidesiyle mukemmel bir lokanta olup cikiverdi. Kendisi de musluman olan YAKUP Bey sevimli bir kisi ve sadece Turk oldugunuzu soyleyin ve size o zaten yiyebileceginiz yemekleri getirecektir. Coban salatasi , Musakka, biberli et tavsiye edilen yemeklerden:)) Kunming Restauranti butun turist kataloglarinda gorebilirsiniz.ozellikle THIS MONTH IN TAIWAN Dergisi heryerde zaten bedava dagitilmakta ve orada gerekli bircok bilgiye de ulasabilirsiniz Tayvan ile alakali.

Yemek dedim de aklima MONGOLIAN BARBEQUE geldi . onu da anlatayim bari . Bir keresinde bir firma bizi Mogol lokantasina goturdu, etler dilimlenmis ve hazir bir sekilde bekliyor koca tepsilerde, tabaginiza istediginiz tavuk, koyun, inek artik neyse etini alip ahciya veriyorsunuz, ahci da kocaman ates uzerinde duran tava uzerine atip o etleri biraz sebze ve baharat ve tuzla karistirip bir guzel kizartip tabaginiza koyuyor . Ilginc bir pisirme sekli, ilginizi cekebilir.

Tayvan bir motorsiklet cenneti bu arada. Trafik isiklari yesile dondugunde sanki motorsiklet ordusu hareket ediyormus sanirsiniz. Sokaklarda parketmis motorsikletler zaten bir seriti dolduruyor ve size dar bir yer kaliyor yurumeniz icin.

Taksi soforlerinden ilginc bir sey ogrendim. BINLANG… Bu hindistan cevizinin daha tomurcuk hali, ve icine kesip bir sos koyuyorlar, kucuk paketler halinde satiliyor ve taksiciler bunu sakiz gibi cigniyor ve tadi gecince de bir guzel tukuruyorlar. Bunu cok cigneyenler hemen anlasiliyor cunku disleri kahverengi yapiyor bir muddet sonra, bu kadar sevilme nedeni ise uyku kacirmasi, gece gec saatlere kadar calisan taksiciler bunu cok sik kullaniyorlar. Bu arada ben de denedim ve de hosuma gitti, her Tayvan seyahatimde bundan bir paket cignerim, isin komik tarafi bunu genelde taksicilerde gormeye aliskin Tayvanlilar bir yabancininda sevebilecegini dusunemedikleri icin oldukca komik bir etki yapiyor uzerlerinde:)))) Birbirini durtup a aaaa adama bak binlang cigniyor dediklerini cok hissetmisimdir:)))) ama deneyin, belki sizin de hosunuza gidebilir.

Tayvan`da ticareti devlet elinden geldigince yurtdisina acmaya calisiyor, her turlu setegi veriyor, insanlar gruplar halinde dunyanin dort bir tarafindaki fuarlara gidiyorlar..Benim birkac arkadasim senenin 3 ayi fuar fuar geziyor ve siparis aliyorlar…Devlet destegi cok onemli bu noktada, ozellikle ilgimi ceken bir nokta su oldu: Isadamlari dernekleri fuar programlarini toptan ayarlayip gidilecek yerlerden bircok indirim aliyorlar, dernekler araciligiyla devletlerden inanilmayacak destekler aliyorlar, sizin ayni fiyata 6 metrekare alacaginiz fuara ayni parayi verip 3 kati yer aliyorlar ..nasil mi? BIRLIK BERABERLIKLE….Tayvanlilar tek degil birlik olunca guclu olunacagini ogrenmisler kisaca.. En buyuk rakipler bu isbirliklerini omuz omuza yapiyorlar …inanmazsaniz inceleyin. Ben acaip saygi duydum bu yonlerine.

Tayvan ekonomisi gecen senelerde buyuk sikintilar yasamasina ragmen su siralarda standart cizgide gitmektedir. Yakin gelecekte cok ani degisiklikler beklenmemektedir. Ama Cin her gecen gun buyudukce Tayvan uzerinde agirligini artirmakta. Tayvan ise dunya capinda devlet statusune girebilme cabasinda ama Cin devlet olarak tanimaya kalkanlara agir tepkiler vermektedir. 5 sene evvel Kore`den aldigim Tayvan vizesinde ustte TAIWAN REPUBLIC yazdigi icin istanbul`daki Cin konsoloslugu benim Cin vizesi alamiyacagimi, tek cozumun pasaportumun degistirilmesi gerektigini soylemislerdi ve pasaportu yenilemek zorunda kalmistim. Kore Tayvan`i devlet olarak taniyordu ve oradaki vizelere TAYVAN CUMHURURIYETI yazmasi maalesef basimi epey agritmisti. Sniyorum artik bu sorun devam etmiyor eskisi gibi. Ama siz gene de Turkiye`den alin Tayvan vizenizi ne olur ne olmaz.

Tayvan her ne kadar turistik bir ulke olmasa da bence eger kucuk bir ulkenin nasil gelisebildigini gormek istiyorsaniz kacirmamaniz gereken bir ulkedir. Kucuk capli bir Cin kulturunu gorme firsatini yasayacaginiz bu kucuk adada size bircok sey cok ilginc gelecektir.

Tayvan kucuk bir ada dedik ama ulkemizdeki o hazin deprem felaketi sirasinda ozellikle budist TZU CHI Vakfi araciligiyla acaip yardimlar yolladilar bize. buradan tekrar bu vakfa tum milletim adina tesekkuru bir borc bilirim.

Saygilarimla

Subat 2001

Ali BAYLAR