Halep-şam – Suriye

Akşam İstanbul’dan otobüsle yola çıkış, sabah Antakya’ya varış. Buradan adam başı 5 mio TL. karşılığı 2 saatlik bir yolculukla Halep’e varış.

Antakya-Halep arası yolcu-mal trafiği her anlamda oldukça yoğun ve bazen de gerilim dolu: sivil polislerin otobüsü durdurup saatlerce tüm vidaları eksiksiz kurcalayıp aradıklarını bulma/bulamama heyecanları; belki sırf bu yüzden her an feda edilesi kalitedeki otobüsler ve insanı aklını durduracak olaylara gebe bırakıp kıl payı ama sadece şans eseri kurtaran trafik teröristi otobüs şöförleri… ve hiç bir şeye aldırmadan pazar günü gezmesi için Halep’e geçen Antakya’lılar.

Aslında şehirlerin dokusu ve insanlar (ama özellikle Halep’te Hırısitiyan mahallerleri hariç, oraları gerçekten Paris) bizim Sultanahmet taraflarına çok benzer. Farklılık olarak en dikkat çekici şeyler:
-ne kadar frapan ve açık giyinmiş olunsa da (bence Suriye’li kadınlar bu konuda oldukça cömert) laf atma, taciz etme, dönüp bakma gibi rahatsız edici davranışların yok denecek kadar az olması.
-zorla birşey satma, musallat olma durumlarının aksine çarşı-pazarda bir sürü insanın yol boyunca hoşgeldin benzeri bir şeyler söyleyip seni selamlıyor olması. İnsanlar çok yardımsever ve eli bol.
-acaip bir insan/din/kültür mozaiği var ve herkes istediği dini/kültürü bir baskı olmadan yaşıyor görünüyor, bu insanların kendi ifade ettiği bir şey:Kürt, Alevi, Ermeni, Müslüman, Hıristiyan, Türkmen hepsi iç içe. Türkiye’den gelmiş bir sürü Ermeni var, hepsi Türkçe biliyor ve bizim basını çok yakından takip ediyorlar.
-uygun olan olmayan her yerde Assad’ların baba-oğul boy boy fotoğrafları, hatta erkek çocukların okul üniformalarının yakasında işlenmiş olarak bile.

Yani batıya doğru zaten hazırlıklı olarak daha medeni (ya da tekdüze) şeyler bekliyorsunuz da, bu yakadaki bu kaynaşma ve çeşitliliğin sağlanabildiğini görünce insan, bizim beceremeyip de her birini bir tehdit olarak gördüğümüz farklı kültürlerin öldürülmesine üzülüyor ve ah çekiyor…

İnsanların sınıflandırılması için meğer ne çok şey var hayatta, din, mezhep, siyasal görüş, doğduğun toprak yani Müslüman, Hristiyan, Komünist, Filistinli olmak mesela…
Bize bir ara bir genç çocuk yardım etti, İngilizce bildiği için, acaip sempatik, düzgün biri, İngilizce öğretmeniymiş, adama Türkiye’yi gördün mü falan diye sorduk da, Filistinli olduğunu ve ne mümkün olduğunu söyledi, yani sadece Filistinli olduğu için kendine yapılan kötü muamelelerden bahsetti de…

Halep’te ve Şam’da şehir, eski şehir (old city), Hıristiyan mahallesi (Christian quarter) ve Yahudi Mahallesi (Jewish quarter) olarak bölümlere ayrılıyor.

Eski şehirde bizdeki kapalı çarşı nevi, zaman zaman daha dar yollarda uzayıp giden, zaman zaman sadece bir halk pazarını hatırlatan kopuklukta gümüşden sebzeye her türlü şeyin sergilendiği çarşılar mevcut, Halep’teki “Aleppo Souq”, Şam’daki ise “Hamidiye Souq”.
Her eski şehirde “citadel” denilen kale ve surlardan oluşan kalıntılar, yapılar yer almakta, eski zamanlarda şehrin korunduğu ya hendeklerle çevrilerek ya da bir tepenin üstünde konumlandırılarak ayrı tutulmuş merkezler yani.
Eski şehirlerde yerleşim ortada havuzlu bir avluya açılan 5-6 hanenin birlikte yaşadığı Osmanlı evlerinden ibaret. Burada hayat çok samimi, sıcak ve iç içe, yaptığımız bir misafirlik buna ispat.
Şam’da, dünyadaki önemli bir iki camiden biri olan Emevi Caminin sütunları daha önce orada inşa edilmiş Bizans tapınağı Jüpiter’in sütunları, yani üstü cami altı Bizans Tapınağı,işte şaşırtıcı kültür sentezine bir örnek daha, tapınağın sağlam kalmış heybetli kapısı caminin dışında, Hamidiye çarşısının girişinde yükselmekte…buraları şaka değil, tarih kitaplarında ezbere okuyup geçtiğimiz o meşhur Mezopotamya denilen yer işte, kimler gelmiş kimler geçmiş….

Şehrin yeni kısmını oluşturan Yahudi ve Hristiyan mahallelerinde ise hayat epey farklı. Yahudiler bu son yıl içinde artık hiç kalmamışcasına göçüp gitmişken Hıristiyan mahallelerinde yaşam olabildiğince renkli. Buralarda Müslüman bölgelerinin aksine her taraf tertemiz ve yepyeni. Özellikle Halep’teki Hıristyan mahallesi (Lonely Planet Suriye rehberinin, bir yazarın eserinden yaptığı alıntıda söylediği gibi) bahçeleriyle Luxemburg bahçeleri, kafe ve apartmanları ile de Paris’in ta kendisi. Artık bu kadarı gerçekten akıllara durgunluk verici ama bir o kadar da hayatı, insanı ve insana dair her türlü farklılığı kucaklamasıyla mest edici….

Biraz zaman problemi nedeniyle biraz da sosyal yaşamın içinde olma tercihiyle göremediğimiz o haçlılardan kalma kaleleriyle ünlü eski çöl şehirlerini de görmüş olsaydık artık ne kelime bulup da duygularımı aktarabilirdim bilmiyorum.

Bu da doğuya yolculuğun, batıya yapılanlarla örtüşemeyecek sakinlik ve mütevaziliği içindeki zenginliğinin farkı olsa gerek işte…

Gülnur Akgül, Eylül 2002

26.09.2002

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir